PSİKOLOJİDE HİPNOZ
Psikoloji biliminin kurucusu olan William Wundt'un bir hipnoterapist olduğunu biliyoyor musunuz? Wundt'un 1902 yılında Pariste yayınlanmış "Hypnotisme et Suggestion" İsimli bir kitabı da bulunmaktadır.
Hipnoterapi psikoterapinin anası, babası, hızlandırıcısı, destekleyicisi, prototipi(ilk örneği) ve vazgeçilmezidir. Bana kalırsa psikolojide iki şeyin yeri çok özeldir ve bu iki şeyin yerini psikoloji tarihince başka hiç bir şey dolduramamıştır. Bunlardan ilki hipnoz ikincisi Freud'tur. İnancım o ki psikoloji bölümlerinde ilk okutulması gereken ders hipnoterapidir. Çünkü ondan daha kolay, hızlı, etkili ve risksiz başka bir yöntem yoktur.
Bir psikolog neden ve ne zaman hipnoterapiyi kullanmalıdır ? Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bir danışanınızı düşünün. Örneğin yıldırım korkusu var ve bundan dolayı yağmurlu ve kapalı havalarda dışarı çıkamıyor. Fobilerin terapisinde en çok kullanılan davranışçı yaklaşım geliyor değil mi aklınıza. Fakat burada işinize yaramaz çünkü danışanınızı kademeli olarak yıldırıma alıştırmak için gökyüzünde ne zaman yıldırım olacağını ne zaman olmayacağını kimse bilmez. Ancak hipnoterapi ile danışanı yağmurlu bir güne götürüp küçük şimşekler çakar iken bakınız siz korkmuyorsunuz çünkü gevşediniz.......vs.vs...... diyebilirsiniz ve gerekli telkinleri verebilirsiniz ve alıştırma terapisini bir kaç seans ta bitirebilirsiniz.
Psikologlar hipnoterapiyi kullanmak zorundadır çünkü bazı danışanlar için psikoterapi görmek başlı başına bir stres nedeni olabilmektedir. İnsanlarla sorunları olan bir danışanın sonuçta kendisi de bir insan olan terapistine hemen her türlü sorununu açması bilindiği gibi çok kolay olmuyor. Bu tür danışanlar genellikle nasıl anlatsam ! bilmem ki ! nereden başlasam !diye seansa başlayan kimselerdir. Böyle durumlarda hipnoz uyguladığım zaman danışanın stresi tamamen yok olmaktadır. Biraz önce "Ama anlatmam çok zor çekiniyorum utanıyorum" vs. vs. diyen danışanlarımı hipnoz seansı sırasında susturmak oldukça zor olabilmektedir. Hatırladığım bir danışanımda " Benim sorunlarım öyle anlatılabilecek cinsten şeyler değil en iyisi siz beni hipnotize edin çünkü ancak bu şekilde size anlatabilirim" demişti.
Diğer bazı psikoterapi yöntemlerinin rüyaları anlamlandırmak için günlerce aylarca beklemek zorunda kalmasına karşılık hipnoz esnasında her an rüya gördürebilir ve anlamlandırabilirsiniz. Günümüzde rüyalardan Irwin Yalom dahi psikoterapisinde yararlanmaktadır.
Ayrıca hipnoterapinin diğer hiç bir psikoterapide bulamayacağınız bazı özellikleri vardır. Bunlardan bir tanesi danışanınıza yaş geriletmesi yaptırabilmeniz ve gerekiyorsa travmatik olayın meydana geldiği yıllar önceki bir güne aynen geri götürebilmenizdir. Ayrıca bu teknik danışanın geçmişteki tutumları konusunda terapistin doğru bilgiler edinmesini sağlar.
Psikanalizin babası Sigmund Freud, Gestalt terapisti Fritz Perls, davranışçı Joseph Wolpe, Transactional Analist Erick Berne gibi ünlü isimlerin hepsi hipnozla ilgilendiler.
Yukarıdaki bahsettiğim nedenlerden dolayı bir psikoloğun ilk bilmesi gereken şeyin mutlaka hipnoterapi olmalı. Ve yeri ve zamanı geldiğinde uygulamalıdır diye düşünüyorum.
Sözlerimi sayın Dr.Tahir Özakkaş'ın çok değer verdiğim iki cümlesiyle bitirmek istiyorum:
"Her psikoterapi bir telkindir."
Uzm.Dr.Tahir Özakkaş (Psikiyatrist)
"Bir terapist ruhsal aygıtın çalışma sistemini anlamak ve müşahade etmek istiyorsa hipnoz harika bir vasıtadır."
Uzm.Dr.Tahir Özakkaş (Psikiyatrist)
HİPNOZU YAŞAYAN BİLİR
Hipnozu yaşattığım kişilerin hipnoz tanımları bireysel farklılıklar gösterebilmektedir. Yer yüzünde ne kadar insan varsa o kadar farklı hipnoz vardır diyebilirim. Danışanlarımdan seans sonrasında ki dönemlerde hipnozu tanımlamalarını isterim. Aşağıda hipnozu danışanlarımın dili ile sergilemeye çalıştım. Kişinin Hipnoz hakkındaki bilgisi ve hipnozdan beklentileri de yaptıkları hipnoz tanımını etkilemektedir. Aşağıdaki sözleri danışanlarımın ilk seanstan hemen sonra ve sonrasında söyledikleri sözlerden derledim.
-Hipnoz içselleşmekmiş.
-Çok hoş bir duygu.
-Hipnoz içsel huzuru yakalamak gibi bir şeymiş. Hipnoterapi ise zaten bizde var olan ve fark ettiğimiz bu içsel huzur sayesinde sorunlarımızın karşısına daha güçlü çıkmak gibi bir şey.
-Tüm enerjim beynimden toplanmıştı.
-Hipnozda beynim tüm baskı ve yüklerden kurtuluyor.
-Hipnoz sadece beyin olarak var olmak gibi birşey. Ve her şey çok berrak.
-Kendinizi resetlemek gibi bir şey.
-Çok yoğun bir uyuşukluk.
-Hipnoz insanın kendini bulmasıymış.Tüm cevaplar bendeymiş.
-Hipnozda vücuduma yabancılaşırken, benliğime yakınlaştığımı hissettim.
-Tuncay bey ne zaman tekrar gelebilirim?
- Tuncay bey keşke yanımda fotoğraf makinası olsaydı da hipnozda iken gittiğim yerlerin resmini çekebilseydim.
- Kendimi ameliyattan çıkmış gibi hissediyorum.
-Farklı bir dünyaymış yahu bu hipnoz.
-Seansa girmeden önce her yerim ağrıyordu. Çıktıktan sonra kendimi aynen bir melek gibi hissettim.
- Bir parçam sizi dinleyebilirken diğer parçam başka bir yerdeydi.
-Çok ağırlaştım.
-Garip şeymiş bu hipnoz.
- Sanki burada değildim. Sanki kendi vücuduma dışarıdan bakıyordum.
- Seans esnasında bir an sol yanağım kaşındı. Yanağımı kaşımak için önce elimin nerede olduğunu arayıp bulmam gerekti. Nihayet elimi buldum ancak bu sefer elimi kaldıracak gücü bulamadım.
- Hipnozdayken beynim bomboştu. Anlayamadığım şey beynimin bomboş olmasına rağmen daha önce asla düşünemediğim ve farkında olamadığım düşüncelere nasıl ulaştım. Yani daha önce aklımda öyle sorular vardı ki düşünmekten beynim yorgun düşerdi. Hipnozda bu soruların yanıtına nasıl beynim bom boş iken ulaşabildim? Hı?...
- Her zaman başka insanlarla tanışır ve memnun oldum deriz ya ; bu sefer hipnoz ile kendimle tanıştım ve memnun oldum dedim. İnsanın tanımadığı yönleri ile tanışması çok güzel bir şey.
- Hayatımda kendi üzerimde bu kadar iyi kontrol sağlayabildiğim başka bir anım yok.
-Şu an kendimi harika hissediyorum ve çok mutluyum. Gevşemiş olmak ve gevşemek için uzaylı olmanın gerekmediğini öğrenmek gerçekten müthiş.
- Bulutların üzerinde uzanıyordum.
- Her renkten ışıklar görüyordum.
- Hipnoz ile kendi iç devrimimi gerçekleştirdim.
- Hipnozla buradan Tahiti'ye ve Jamaika'ya en kısa yoldan gidilebiliyormuş.
- Hipnoz ben değişirsem çevremdeki her şeyin değişebileceğini bana gösterdi.
- Hipnozda insanın aklına normalde hiç gelmeyen ilginç düşünceler geliyor.
- Hipnozda bana ait olmayan beni buldum.(Bu söz benim danışanıma değil başka bir arkadaşımın danışanına aittir.)
-Zaman zaman tatillerde ve rahat olduğumuz anlarda hiçbir şey düşünmeyiz ve aklımıza o an gündemde olmayan bir çok düşünce gelmeye başlar. Sanırım benim yaşadığım hipnozda böyle bir şeydi.
-Boşluğun içinde bir yol açılıyordu. Sanki uzaydaymışım gibi. Bir yerlere girdim çıktım. Tünellerden geçtim.
-Hani bazen müthiş yorgun ve uykulu olursunuz ancak ne yaparsanız yapın uyuyamassınız. Hipnozda olmak bu duruma benziyor. Vücut uyumak istiyor ancak beyin uyumuyor ve beyin her zamankinden daha işlevsel çalışıyor.
-Tuncay bey canım tatil isteyince buraya geleceğim.
-Hipnoz yenilenmek gibi bir şeymiş.
-Hani bazen arkadaşlarımız bize "sen ancak onu rüyanda görürsün" der ya işte aynen bunun gibi rüyamda görmeyi çok istediğim ancak göremediğim şeyleri şimdi hipnozda gördüm.
-Hipnozdayken koşmak istedim. Müzik dinleyerek koştum biraz. Tabi bu koşma sadece hayal olarak gerçekleştiriliyordu. Ancak bu hayal çok canlıydı. Öyle ki gerçekte koşmadığım halde vücudumun terlediğini hissettim.
-Öncelikle şunu söylemeliyim ki hipnoz terapinin dışında ilginç bir deneyim oldu benim için. Ruhumun yanaklarını sıkmak istedim. Kendimi dinlediğim zamanda aynı tadı hazzı alıyorum. Ve sizin telkinleriniz kulaklarımda hala. Beni gülümsetiyor. O hipnoz anını unutamıyorum. 4 köşe olmak buymuş. 4 köşeydim. Kollarımı kaldırabilsem kendime sarılacaktım. "Merhaba ben. Seninle tanıştığıma memnun oldum." diyecektim. Yazarken bile o tadı yaşıyorum. Teşekkürler.
-O koltuktan hiç kalkmak istemiyordum, biraz
iddialı bir cümle olacak ama o anda hayatımın kalanını o koltukta oturmak için bağışlayabilirdim. Yani ömrümün sonuna kadar o koltukta kalabilirdim. O kadar iyi hissediyordum kendimi. Şu an düşünüyorum da yine bu tuşlara dokunarak sizinle ilk teması kurmuştum, ne kadar iyi yapmışım kendimi tebrik ediyorum. Ağzınızdan çıkan sözcükler, mekanlar, duygular üç boyutlu olarak karşımdaydı. Hem o duyguyu hissediyordum hem de görüyordum. Hissettiklerim ve gördüklerim çok gerçekçiydi, çok derin hissediyordum.
- Tuncay bey sizi klonlamak lazım. Hem de 5-6 kopya. Meğer mutlu olmak için bir sebep gerekmiyormuş ve aslında benimde bir sorunum yokmuş. Her şeyi sorun haline getiren benmişim. Bundan dolayı sizi klonlamak lazım.( Danışanımın beni onurlandıran bu sözleri hayatımda her şey birden bire olumlu yönde değişti anlamında söylüyordu. Oysa ben bir şey yapmamıştım. Sadece bu danışana yardımcı olmak için yine kendisine ait olan güçleri kullandım. Yani mucize ne bendedir ne de hipnozda. Mucize insanın kendisidir. Mucize insanın kendi içsel güçlerindedir.)
-Sayın Tuncay Bey;
Kendimi salı gününden bu yana daha sakin, daha mutlu, insanlarla ilişkilerinde daha güler yüzlü hissediyorum. Bunları eşime de sorarak onay aldım. Hipnozdan çıktıktan sonra bedensel olarak çok rahatlamıştım, artık vücudumda stresten gelen o yorgunluk, büyük bir stadyumu bir tane mum ile aydınlatmanın etkisi kadar azdı. Seanstan çıkıp eve giderken sigara almak için evimizin karşısındaki büfeden içeri girerken sanki programlanmışım gibi içeriye gülerek girdim. Ve o günden beri görüştüğüm her insanla güler yüzlü bir şekilde iletişim kuruyorum. Kendime güvenim biraz daha arttı. Her şeye daha olumlu bakabiliyorum sanki sinirleri alınmış gibiyim. Ama yine şu kararsızlığım yakamı bırakmıyor onunla boğuşuyorum. Umarım bunu da gelecek seansta giderebilirim. Ve en önemlisi gerçekten kendimi çok huzurlu hissediyorum ve hipnoterapiye girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
11 Kasım 2002 Salı günü saat 20.00 sizin için uygum mu?
-Başka bir danışanım hipnoz sona erdikten sonra kendisi ile dış dünya arasında adeta koruyucu bir kalkan oluştuğunu, hipnozdan önceki tüm stres kaynaklarından bu kalkan sayesinde korunduğunu, stres yaratan durumlara girdiğinde kendisini sanki orada değilmiş gibi hissettiğini, hipnoz ile hayatının bir anda inanılmaz şekilde değiştiğini belirtmişti. Ben bu danışanıma böyle bir kalkan sizi koruyacak şeklinde bir söz (telkin) etmemiştim. Sanırım kişinin kendi bilinçaltının zaten böyle bir kalkana ihtiyacı ve özlemi vardı. Bu özlemine hipnoz sayesinde kavuşmuş oldu.
Bir danışanıma uyguladığım birinci ve ikinci seans hiç bir zaman bir birine benzemez. Aynı insanlar farklı seansları sırasında hiç bir zaman bir birinin aynı deneyimleri yaşamazlar. Her seans sonunda hipnozu daha önceki seanstan farklı şekilde tanımlarlar ve yaşarlar. Çünkü bilinçaltı içerik hiçbir zaman sabit değildir durmadan değişir.
Değerli hipnoz ustası hocam Dr. Ali Özden Öztürk hipnozun objektif kriterlerle ölçülebilmesi konusunda şöyle der: " İki insana aynı miktarlarda elektriğe maruz kalsa elektriğin bu iki insan üzerinde meydana getirdiği etkiler ve kişilerin elektriğe vermiş olduğu tepkiler mutlaka farklı olur. Bunun gibi hipnoza maruz bırakılan insanların da farklı şeyler yaşayarak farklı tepkiler vermeleri doğaldır. "Hipnoz deterministik (aynı koşullarda aynı sonuçları doğuran) bir yapıda değildir. Özetle standart bir hipnoz yoktur.
Bir Deneyim Olarak Hipnoz
Her insanın hipnoz deneyimi farklılıklar gösterir. Ancak her hipnoz deneyiminin ortak yönleri de olabilir. Şimdi bu ortak olabilen yönlere göz atacağız.
Hipnozda Gevşeme
-Hipnozda en kolay elde edilen ve en sık gözlemlenen şey hastadaki huzur, sakinlik ve gevşemedir. Hipnozu yaşayan insanlar daha önce hiç bu kadar gevşemediklerini ifade ederler.
Hipnoz tüm vücutta ve ruhta hissedilen derin bir gevşemedir. Hipnoz, bilimin bulduğu nonfarmakolojik en etkili ajandır.
Düşünce Sürecinde Meydana Gelen Değişiklikler.
Hipnozda düşünce süreci yavaşlar ve düşünce derinleşir. Dikkat ve konsantrasyon hipnoz esnasında yoğundur. Belki de bundan dolayı bazı insanlar etrafta meydana gelen değişikliklere fazla aldırmazlar.
Duygusal Değişiklikler
Hipnozla insanların duygu durumunda değişiklikler meydana getirmek mümkündür. Öyle ki insanların bazen seans boyunca tek bir duyguyu yaşaması ve hissetmesi sağlanabilir.
Örnek:
Morali bozulmuş birisine seans boyunca iyimserlik duygusunu yaşaması telkin edilebilir. Bazı hastalar bunu rahatlıkla yerine getirebilirken bazılarına da yaşadıkları mutlu olaylar hatırlatarak hipnotist yardım edebilir.
Hipnozda telkin edilen ve yaşatılan duygusal değişiklikler, hipnozdan sonrada devam etme eğilimindedirler.
Değiştirilmiş Farkındalık (Modified Awarenes)
Burada önemli olan nokta farkındalığın bir şekilde değiştirilmiş olmasıdır.
Hipnozda farkındalık bir şeye
-Odaklanabilir,
-Dağılabilir,
-İçe yönelmiş,(psikolojik sorunlarla çalışırken genellikle içe yönelir)
-Dışa yönelmiş,
-Bölünmüş olabilir.
Tüm bunlar hipnozda beyin çorba gibi oluyor şeklinde anlaşılmamalı. Hipnoz Farkındalıktır (Dr.Ali Özden Öztürk)
Örnek:
Hastanın "Sizi dinliyordum ama bir parçam başka bir yerlerdeydi" şeklindeki sözleri farkındalığın bölünmesini örnek olarak verilebilir.
Psikomotor Değişiklikler
Vücut hareketlerinde azalma ve yavaşlama gözlenebilir.
Hareket etme isteğinde azalma (adeta tembellik) gözlenebilir.
Ağırlık, Hafiflik ve Uyuşukluk
Vücuda yayılmış rahatlık veren ağırlık uyuşukluk ve hafiflik hissedilebilir.
Örnek : Bir danışanım ağırlık hissini "Kendimi ameliyattan çıkmış gibi hissediyorum." şeklindeki sözleri ile ifade etmişti. Bir çok hasta kolunuzu kaldırır mısınız dediğimde kollarını kaldıramayacak kadar ağır hissederler veya çok yavaş kaldırabilirler.
Hipnozda Fiziksel Bazı Değişiklikler
-Nabız atışında azalma,
-Reflekslerde değişme,
-Yüz ifadesinde değişiklik,
-Nefeslerin yavaşlaması düzenlenmesi ve derinleşmesi,
-Gözlerin REM’deki gibi hareketlenmesi veya geriye doğru yaslanması.
-Telkine bağlı olarak vücut ısısı arttırılabilir veya azaltılabilir. Telkin olmadığı durumlarda vücut ısısının genellikle seansın başlarında azaldığını sonlarında ise arttığını gözlemledim.
-Kan basıncının düşmesi,
-Kalp ritminin yavaşlaması ve düzenli olması,
-Oksijen tüketimi artması,
-Kas gevşekliğinin artması,
Tüm yukarıdaki değişiklikleri atonom sinir sistemi gerçekleştirir. Otonom sinir sistemi bilinçli kontrolümüzde olmayan kalp atışı nefes alışı gibi faaliyetleri düzenler.
Hipnozda Beş Duyu
Hipnozda 5 duyu daha hassas çalışır. Ancak bazıları hipnotistin sesini çok daha uzaktan geliyormuş gibi algılamaya başlayabilirler.
Bazı insanlar kendilerini serin hissederler. Bazılarında karıncalanma görülür.
Örnekler:
1.Seans esnasında vakit bulduğum bir an bilgisayarda bir iki sayfa açmıştım. Bilgisayarın faresinin çıkardığı tık sesinin rahatsız ettiğini danışanım söylemişti.
2.Dokunma duyusu da hassaslaştığı için bu durum kaşınma olarak meydana çıkabilir.
3.Seans esnasında esnediğimi bir danışanım fark etmişti İşitme duyusunun hassas çalışması nedeniyle her ne kadar çaktırmamaya çalışarak esnemişsem de yakalanmıştık)
İmajinasyon Güçünde Artma
Hipnozda insanın imajlar yaratma, yoğunlaştırma
ve sürdürme gücü artar (Hammond 1990).
Hatta imajlar hallüsinasyonlar kadar canlı olabilir.
Hipnoz esnasında gözleri açtırılan birisine seans odasında olduğu telkin edilen ancak gerçekte orada olmayan birisi algılatılabilir (pozitif hallüsünasyon). Tam tersine hipnoz esnasında gerçekte orada olmayan bir nesneyi görmesi sağlanabilir (negatif hallisünasyon).
Araştırmalar imajinasyonun çok önemli bir terapi aracı olabileceğini göstermektedir (Porter &Sheikh,1978).
İmajlar hipnoterapide;
1.Hastaların kendilerini tasvirlendirmelerinde
(semboller yardımıyla),
2.Yaratıcı güçlerinin terapide kullanılmasında,
3.Kişisel gelişim ve problem çözmede kullanılabilirler.
Manda yuva yapmış söğüt dalına isimli türkümüz hayal gücümüzün şiddetini gösterir (Bakınız Resim 1).
Hafıza Süreçlerindeki Değişiklikler
Sinir sistemi her şeyi kaydedebilir. Bundan dolayı çok uzak olan çocukluk yıllarına ait anılarımız hipnozda net bir şekilde canlandırılabilir. Hipnozda bu şekilde hafıza gücünün artması hipermnezi (hypermnesia) olarak adlandırılır. Ancak Hipnoz ile unutulmuş her şeyin hatırlanması da mümkün olmayabilir. Sayın Doç.Dr.Timuçin Oral'ın dediği gibi hipnoz insanı geçmişe ışınlamaz.
İradi Olmayan Deneyimler Yaşanabilir (Avolitional Experiences)
İradi olmayan deneyimler fiziksel ve zihinsel deneyimler olarak ikiye ayrılır.
-Fiziksel olan deneyimlere ;
Örnek:Bir danışanım hipnoz esnasında vücudunu iki kat halinde algıladığını söylemişti.
Bu bağlamda fiziksel değişikliklere vücut imajında meydana gelen değişiklikler de diyebiliriz ve örneklerimizi arttırabiliriz.
-"Vücudumun genişlediğini hissediyorum" diyebilirler.
-Vücutlarının küçüldüğünü söyleyebilirler.
Zihinsel iradi olmayan deneyimlere örnek olarak danışanlarımın ifadeleri:
-Bulutların üzerinde uzanıyordum.
-Her renkten ışıklar görüyordum.
-Okyanusun üzerinde uzanıyordum.
-Çok özlediğim babamı birden bire karşımda gördüm.
Bu tür zihinsel ve fiziksel iradi olmayan deneyimler telkine bağlı olmadan kendiliğinden de ortaya çıkabilir.
Bu tür deneyimler tesadüfe bağlı değildir anlamlı olabilirler. Örnek: Ellerinin fiziksel olarak uzadığını hisseden ve algılayan danışan bazı şeyleri kontrol etmek istediğini sembolik olarak vurguluyor olabilir.
Zaman Algısında Değişiklikler (Time Distortion)
Hipnoz bittikten sonra hastalardan ilk istediğim şey saatin kaç olduğunu saate bakmadan tahmin etmeleridir. Kolay kolay doğru tahminde bulunamazlar. Çünkü zaman algısı hipnozda dış olaylarla değil de içsel yaşantılara kıyaslanarak meydana getirilir. Zaman algısı içsel yaşantıların hızını kazanır. İçsel yaşantılar yavaş olduğu için hipnozdaki kişiye hipnozda kaldığı süre çok az gelir.
Hipnozda Konuşma
Konuşma yavaş, monoton ve duraklamalı olabilir.
Hipnozda Literalite
Hipnozdaki insanlar telkinleri uygularken hipnotistin kullandığı kelimelere harfi harfine uyarak telkinleri yerine getirme eğilimindedirler.
Örnek 1:
Önemli işlerimden dolayı sabah erken kalkmam gerektiğinde benim için kendi kendime hipnoz yapmaktan başka çare yoktur. Çünkü benim uykum ağırdır ve bundan dolayı % 95 alarmın sesini duymam bile. Böyle durumlarda içsel alarmımı hipnozla kurar ve yatarım. Bir gece kendi kendime erken uyanacaksın telkinlerinde bulundum ve uyudum. Ancak sabah uyandığımda yataktan bir türlü kalkamıyordum. Zihnim kesinlikle uyanmıştı hatta eşimle ara sıra konuşuyordum, ancak vücudum külçe gibiydi. Sonuçta uyanmama rağmen bir türlü yataktan kalkamamıştım. Tabi bir türlü kalkamamamın nedenini biraz düşününce buldum: Akşam kendi kendime yaptığım hipnozda kendime verdiğim telkin erken uyanacaksın şeklindeydi. Uyanmakla yataktan kalkmak ayrı ayrı şeylerdir. Gerçektende telkinlerimin etkisiyle erken uyanmıştım, ancak yataktan ne yapsam da canım kalkmak istemedi. Sonraki gün kendime hipnoz uygulayarak yarın saat 7 de yataktan fırlayacaksın diye telkin verdim. Ve sabah yataktan o kadar hızlı fırlamıştım ki eşim " ne oldu eve hırsız mı girdi" dedi.
Örnek 2: Uyku sorunları yüzünden bütün gece boyunca yatakta kalması telkin edilen bir insan tuvalet ihtiyacı için dahi yataktan çıkmamıştır. Çünkü kendisine "GECE BOYUNCA YATAKTA KAL DENİLMİŞTİR".
Sonuçlar
Tüm bu hipnoz belirtilerini şu amaçlar için kullanabiliriz.
-Hasta ile uyum ve işbirliğini geliştirmek,
-Hastanın gizli yeteneklerini tedavide kullanarak onu etkilemek ve olumlu uyumlu davranışların ortaya çıkarmak.
-Hipnozun doğasında bulunan tüm anlattığım fenomenler hipnotist tarafından telkinle ne kadar yoğunlaştırılırsa hipnoz o kadar derinleştirilmiş olur.
Hipnoz esnasında gözlemlediğimiz değişiklikler hipnozun bir bilinç kaybı olduğunu düşündürebilir. Hastaların bilinçlerini kaybetmeden yukarıda bahsettiğim deneyimleri yaşamaları, hipnozdan hoş bir şaşkınlık içinde çıkmalarına neden olabilir.
-Aynı kişinin farklı seansları hipnoz konusundaki bir çok deneyimlerini değiştirebilir. Çünkü hipnozda sistematik değişiklikler meydana gelmez.
24 Mart 2009 Salı
17 Şubat 2009 Salı
Mu, sembolizm
Sayın Haluk Çağın'ın yazısından alıntıdır
MU & MARMARA
Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer "MU kıtası"dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).
Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.
Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.
Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:
- Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?
- İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa'nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman'ın tapınağı, Nuh'un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim'in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?
- Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?
- Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?
Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.
Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce "Serapis" sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:
Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, "Sfenks'in Gözleri" isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:
"Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye'ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto'ya göre, esrarengiz figür bir serapis'dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).
Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel "Olağanüstü bir yaratığı" betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto'ydu."
E.V.Daniken'in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.
Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis'lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi" denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda "Akaşik kayıtlar"ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken'in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.
Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).
İşte bu sebeplerden ötürü, "O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz," denmiştir. E.V. Daniken'in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak "açık" olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:
“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)
"Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.” (Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)
Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.
Homeros'un kahramanı Odysseus'un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus'un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.
Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler'in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb'e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.
Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası'nın yeri Marmara Denizidir.
Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu'nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: "MU" insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara'nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU'yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara'da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara'da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).
Şimdi hep beraber düşünelim.
- 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU'da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?
- Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU'nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?
II BÖLÜM
MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.
Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).
Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:
“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur" (Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)
“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”
“Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde nın elinde yer alan yedi yıldızdır. ‘Ejder’ deyimi, en dünyevi anlamıyla, Bilgelere atfen kullanılırdı. Poseidon bir Ejder’dir; İyi ve Mükemmel bir yılandır.” (Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)
Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler
“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)
“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)
Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur
Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.”
Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir.
MU & MARMARA
Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer "MU kıtası"dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).
Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.
Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.
Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:
- Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?
- İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa'nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman'ın tapınağı, Nuh'un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim'in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?
- Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?
- Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?
Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.
Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce "Serapis" sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:
Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, "Sfenks'in Gözleri" isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:
"Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye'ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto'ya göre, esrarengiz figür bir serapis'dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).
Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel "Olağanüstü bir yaratığı" betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto'ydu."
E.V.Daniken'in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.
Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis'lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi" denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda "Akaşik kayıtlar"ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken'in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.
Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).
İşte bu sebeplerden ötürü, "O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz," denmiştir. E.V. Daniken'in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak "açık" olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:
“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)
"Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.” (Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)
Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.
Homeros'un kahramanı Odysseus'un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus'un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.
Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler'in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb'e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.
Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası'nın yeri Marmara Denizidir.
Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu'nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: "MU" insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara'nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU'yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara'da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara'da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).
Şimdi hep beraber düşünelim.
- 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU'da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?
- Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU'nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?
II BÖLÜM
MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.
Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).
Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:
“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur" (Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)
“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”
“Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde
Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler
“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)
“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)
Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur
Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.”
Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir.
25 Ocak 2009 Pazar
Enerjiyi Anlamaya Çalışmaya Çalışmak
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
Bugünün bilimi fiziksel – biyolojik sistemlerimizin kimyasal – elektriksel doğasını onayladı. Ancak, daha geniş bir idrak ile, biz karbon, kimyasallar ve elektriksel potansiyellerden daha fazla bir şeyleriz! Bizim doğamız ayrıca elektromanyetiktir. Elektromanyetizmi boyutlararası bir fenomen olarak biliyoruz.
BİZLER IŞIK VARLIKLARIZ!
Elektromanyetik varlıklar olarak, bizler hem görünür hem de görünmez ışığı içeren elektromanyetik spektrumun parçasıyız. “Kuantum fiziği” olarak adlandırılan bilim dalından, ışığın elektromanyetik alanın temeli olduğunu biliyoruz. Işık fotonu, bu alanın en küçük quanta’sıdır ve o aynı zamanda elektromanyetik alanın partikülleri arasındaki iletişimi sağlayan mesajcıdır. Bundan dolayı, bizim ışık varlıklar olduğumuz çok açıktır; karbon – kimyasal – elektriksel ve ışık varlıklar.
1800 lü yıllarda, hekimler şifa için elektrik enerjisini kullanarak deneyler yaptılar. Bu deneylerin sonuçları tatmin edici olmaktan uzaktı. Elektriği iletmek için kullanılan elektrotlar çoğu zaman deriyi yakıyordu. Elektrik yüklerinin yönlendirilmesi zor olduğu için, sağlıklı organlar etkileniyordu. Bu elektriksel işlemler uygun değildi, çünkü tekamül planında bu tip şifa için hazır değildik; bunun yerine varlığımızın kimyasal yönüne odaklanmaya devam etmeliydik.
Yol boyunca büyük ölçüde geliştik ve bedene birçok şekilde yardım etmek için ilaçlar geliştirdik. Şüphesiz, bugün kullanımımıza hazır sayısız tıbbi mucizeler var. Ancak, tekamül eden varlıklar olarak, varlığımızın elektriksel doğasına doğru daha çok hareket ediyoruz, yaklaşıyoruz ve bu gelişimi yansıtan şifa kaynakları arıyoruz: homeopati, şifalı otlar, doğal ilaçlar, canlı titreşimsel özler ve hücresel yapıyı ve DNA’yı etkileyen yeni destekleyiciler.
Spiritüel – elektriksel doğamıza ulaşmak ve onu ifade etmek için daha büyük bir yetenek geliştiriyoruz. Varlığımızın kimyasal ve elektriksel yönlerini bütünlerken, bedenlerimizi iyileştirmek için elektriksel/enerji yöntemlerini kullanmayı öğreniyoruz. Doktorlar nörolojik dengesizlikleri ve diğer koşulları tedavi etmek için elektrik ve elektromanyetizm ile çalışmaya başlıyorlar. Ama şifa işleminde kendi rolümüzü anlama, bulmacanın güçlü bir parçası olarak kalıyor.
Modern fizik maddenin, atomaltı seviyede, madde ve enerji arasında inip çıktığı bir realitede olduğunu bize öğretti. Özünde, bilim şimdi her şeyin, her yerin farklı titreşimlerdeki enerji olduğunu kabul ediyor. İnsan bedeni farklı değildir, o da enerjidir. Son yirmi otuz yıldır, bilim bedenin enerjisini ölçmeye dahil oldu. Enerji merkezleri (veya çakra sistemi) gibi, bilinçliliğin ezoterik metaforları olarak düşünülen şeylerin çoğu şimdi modern bilimsel araştırıcılar tarafından bulunuyor ve haritalanıyor. Bilim, şimdi fiziksel bedeni kuşatan ve ona nüfuz eden çoğunlukla görünmez olan enerji bedenlerini veya alanlarını keşfediyor.
Realitenin bir sonraki daha yüksek seviyesinde organize olmuş alan, daima realitenin “akan” katmanı içindeki ifadesi için hizmet gören gerekli modelleri taşır. Buna bir örnek, fiziksel maddeyi göz önüne almaktır. Fiziksel madde, fiziksel parçacıkların organize olmuş bir ifadesidir.
Bu organizasyona elektromanyetik alan vasıtası ile rehberlik edilir. Elektromanyetik alan olmadan, plan veya mavikopya olmazdı ve sonuç olarak 3 boyutlu realitenin inşası mümkün olmazdı. Elektromanyetik alan içinde modelleri değiştirmek, fiziksel realitenin değiştirilmiş bir ifadesini yaratır.
Işığın ve elektromanyetik alanların 5 nci boyutun yansımaları ve titreşimleri olduğunu söyleyebiliriz. Işık ve elektromanyetik alanlar daha yüksek boyutsal bilginin şifrelerini taşırlar.
Işık ve elektromanyetik alanın her ikisi de, fiziksel realitedeki maddenin organizasyonunu ve ifadesini etkiler.
Işık kodlanmış modellenmiş yaşam enerjisinin aracı taşıyıcısıdır!
Bizim enerjilerimiz uzay – zamanın dışından kaynaklanır! Madde ışığın değişmiş ifadesidir ve ışık, uzay – zamanın dışında var olur.
Işık varoluştaki her bir parçacık ile sürekli iletişimdedir. Işık elektromanyetik alanın habercisidir. Işık bizden akmaya devam eder. Işık hücrelerimizin özü içinde ve DNA’dadır. DNA, bu ışık akışı ile uyumlanır ve düzeltilir!
İnsan bedeni DNA içinden fotonlar – biyofotonlar yayar. Elektromanyetik alan ne kadar fazla yüklü ise, bu bilgi değişimi o kadar aktif olur! Bu, bize genişleyen farkındalığımızı sağlayan bizim gelişen/tekamül eden elektromanyetik alan yapılarımızdan türetilen/çıkan bilgidir.
DNA sadece mavikopyaların taşıyıcısı değildir, ayrıca DNA ışık ve elektrik iletiminde önemli bir rol oynar. Elektrik iletimi direnç olmadan bağdaşık bir işlem olarak işlerken, bu süperiletkenlik olarak adlandırılır. DNA ışık enerjisinin süperiletkenidir!
Işık DNA sarmalı içinde bir enerji kaynağı olarak depolanır. Hücreler özel frekanstaki ışık emisyonları vasıtası ile iletişim kurar. Işık bilgi taşıyıcısıdır.
Biz ışık tarafından enerjilendiriliriz. Bu akışa engel olunmamalı! Bu akışın engellenmesi insan varlıklar olarak deneyimlediğimiz çoklu hastalıklar/rahatsızlıklar ile sonuçlanır. Birçok faktörlerin akışı engellemeye katkısı olabilir. Akışı düzeltmek sistemimiz içindeki doğal, normal, sağlıklı işlemleri restore eder ve bunları olanaklı kılar. Akışın artırılması içsel potansiyellerimizin gelişmesi ile sonuçlanır! İçsel sistemlerimiz direnç olmadan süperiletkenlik esası üzerinde işler.
Bu büyük şok ile, bilim dünyası titreşimsel tıp araştırmalarına büyük ölçüde girdi. Üniversiteler sesle, renkle ve enerji ile şifayı araştırmaya başladı. Enerji araştırması manyetik alanlardan holistik şifacılara kadar her şeyi kapsıyor. Bu araştırma birçok şifacılarda, harmonikler prensibi nedeni ile enerjisel şifanın çalıştığı inancını üretti. Müzikte, bir piyanoda tek bir nota çalındığında, bu nota, onun altındaki ve üstündeki armonik oktavların notaları ile rezonansa girer. Başka deyişle, bir seviyedeki titreşimdeki bir değişim diğer seviyelerde de değişim yaratır.
Ezoterik bilim kişinin çeşitli enerji seviyelerini etkileyerek fiziksel seviyede değişim meydan geldiğini uzun zamandır kabul etmekte. Çoğu kişi bilimin bunu henüz yakaladığını hissediyor. Enerjisel seviyelerde çalışan EMF Dengeleme Tekniği®, Reiki, Reconnecting Healing™ vs gibi tedaviler, şifa verilen kişinin hem altındaki hem üstündeki seviyelerin çoğunda değişim yaratır. Bu, enerji türlerinin fiziksel bedenin ötesini iyileştirme yeteneğinin nedenidir.
Enerji Her Şeydir
Bedenimiz kendini iyileştirecek şekilde tasarlanmıştır. Bir bedenin sağlığını koruma ve hastalığı yenme yeteneği aslında doğanın en çok göze çarpan başarılarından biridir. Ama bizler, sistematik olarak bu doğal kapasiteye engel oluşturan bir dünyada yaşıyoruz ve eğer sağlığımızı gerçekten iyileştirmek istiyorsak bu konuya şuurlu bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor.
Bizler gezegenimizin elektromanyetik, yerçekimsel ve nükleer alanları içinde dünyaya geldik. Güneşin hayat veren ışınları altında büyüdük. Enerji sistemlerimiz, örneğin bedenimizin enerji yolları olan meridyenlerimiz ve bedenimizin enerji merkezleri olan çakralarımız elektromanyetik enerji ve ışık yayarlar. Ölçmeyi başarabildiğimizden daha süptil olan enerjiler hem içimizde hem de etrafımızda bulunmaktadır.
Enerji aslında her şeydir. Madde de donmuş enerjidir. Muhtemelen, Einstein’ın da inandığı gibi, sadece tek bir enerji, “birleşik bir alan” var, ama öyleyse bunun sayısız yüzleri de olmalı.
Kendi kaynaklarında bu enerjiler birleşiktir (bütün haldedir). Başlangıçtan beri var olan bu enerjinin bütününden, varlığımızın içindeki tüm sonraki elektromanyetik potansiyelleri türetiriz. Canlı madde bedenler olarak, biz tüm varoluşun geri plandaki dokusu ile – hiperuzayın boşluğu, ayrıca Kozmik Kafes olarak bilinir – açık enerjisel alış verişteyiz.
Bir çok kültürde, fiziksel bedeni destekleyen, şekillendiren ve hareket ettiren bir süptil enerji matrisi vardır; buna Çin’de “ki” veya “çi”, Hindistan’da veya Tibet’te “prana” Yahudi kabalistik geleneğinde “yesod”, Japonya’da “ki”, Sufilikte “Baraka” adı verilmektedir.
Yaşam gücü (Ki) bütün hayatı saran ve akan süptil bir enerjidir. Canlı varlıkları sağlıklı ve diri tutar. Eğer Ki yok edilir veya zayıflatılırsa, o varlık ölür. Ki’nin süptil enerji sistemindeki sağlıklı akışı olumsuz etkilenirse, hastalıklar ortaya çıkar. Bu enerji her yerde mevcuttur, yaşam tarzına ve desteklediği hayata göre çok geniş bir titreşimi vardır. Ki, maddesel ve ruhsal dünyada canlı veya cansız, var olan her şey için gerekli olan bir enerjidir. Ki’nin insanların aura ve çakralarında farklı titreşimleri vardır.
Kullanılan yöntem ne olursa olsun, bütün şifa yöntemleri negatif Ki’yi, kişinin bedeninden, oluşturmuş olduğu olumsuz düşünce ve duygularla birlikte uzaklaştırır.
CHİ (Kİ) REALİTEYİ DEĞİŞTİRİR
Örneğin, bir örnekte bir Qigong Üstadından birkaç kilometre uzaklıktaki bir lazer ışığını etkilemesi istendi. Onun etkisi ile, lazerin yoğunluğu yüzde on kadar dalgalandı.
Ellerden yayılan Ki ile diğer gösterilerde aşağıdakiler mümkün oldu:
· Sıvı kristallerin moleküler kompozisyonunu değiştirir
· Kristal bazlı saatin zamanını değiştirir
· Çeşitli sıvı solüsyonlarının kimyasal kompozisyonlarını değiştirir
· Kızıl ötesi/infrared bir hücredeki gazların kompozisyonunu değiştirir
· DNA & RNA nın yapısını ve karakteristiklerini değiştirir
· Suyun yapısını değiştirir
Qigong ‘ta bilimsel araştırma üzerine bir makalesinde, Dr. Yan Xin, Ki ile ilgili aşağıdaki sonuçlara ulaştı:
· Ki gözlenebilir ve ölçülebilir
· Ki hem madde hem de enerjinin özelliklerini gösterir
· Ki bilgi taşıyabilir
· Ki insan düşüncesi ve duyguları tarafından etkilenebilir
Ki tüm canlı ve canlı – olmayan şeylerle ilgili olarak tanımlanır – yani her şey Ki’ye sahiptir. Ayrıca, Ki bizim dört temel kuvvetimiz ile ilgilidir – elektromanyetik, yerçekimsel, güç, ve zayıf nükleer kuvvetler. Ancak, Ki ayrıca bu dört temel kuvvet tarafından açıklanamayan enerjiler ve fenomen ile birleşiktir. ENERJI ÇALIŞMASI RUHSAL BİR ÇALIŞMADIR
Hastalık ve şifa ruhun yolculuğunda ara istasyonlardır. Bununla beraber ruh, anlaşılması kolay bir kavram değildir ve geleneksel tıp, ruhla ilgili konuları kendi anlayışına sokmaya bile güçlükle yanaşmaktadır.
Ruh, varlığımızın en süptil enerjilerinin kaynağıdır. Yine de, bu süptil enerji, hücrelerimizden benlik anlayışımıza kadar hakkımızda her şeye form verir. Eğer ruh, genelde tanımlandığı gibi, her yana yayılmış, zeki yaratılış enerjisi ise, can da onun kişisel düzeydeki tezahürüdür. Ruh ve can, varoluşumuzun kavranılamaz, canlı sırlarıdır. Bununla beraber onları derin düşünme, şifa veya mistik deneyim yollarıyla doğrudan deneyimleyebiliriz.
Einstein, bilgelerin binlerce yıldır öğrettiklerini fizikle gösterdi: Maddi dünyamızdaki her şey – canlı ya da cansız – enerjiden meydana gelmiştir ve her şey enerji yayar... Ve sözlerini şöyle bitirdi : Evrenin sürekli gelişen, dinamik doğası ancak başka bir boyuttaki daha üstün bir rehber zekanın çalışması olarak anlaşılabilir.
Güneşten ve Dünyadan gelen enerjiler bedeninizdeki bütün hücrelere nüfuz eder ve bunlar enerji bedeninizi şekillendirirler. Bunun ardından enerji bedeniniz de başlı başına, kendi kendini düzenleyen bir evren, bedeniniz ve çevreniz üstünde etki yapabilecek bir güç haline gelir. Enerji bedeniniz, sürekli olarak etrafındaki enerjilerle karşılıklı etkileşim halindedir ve sizi ısıtmak için, serinletmek için, aktifleştirmek için, sakinleştirmek için, bir yenileme ve canlandırma döngüsü kurmak için enerjilerini hareket halinde tutar. Bu mükemmel simyada, enerjiler inşa olunur, depolanır, harcanır, dönüştürülür, uyumlandırılır ve dengelenir.
Enerji hekimliğinde de denge çok önemli bir kavramdır. Tüm sistemler enerjisel bir dengeye, içsel bir stabilite haline ve diğer enerjilerle uyum haline doğru hareket ederler. Aynı zamanda, harcanan her bir çaba ve çevreyle olan her etkileşim bu dengeyi bozacaktır. Bizler her zaman dengeye doğru hareket etmekle birlikte yaşarken ve büyürken onu sürekli bozarız.
Bedeninizin enerji sistemlerinden biri kronik olarak dengesini yitirdiğinde ya da birkaç sistem birbiriyle uyumlu çalışamaz hale geldiğinde bedeninizin işleyişi de bozulacaktır. Enerji bedeniniz her zaman, dengesini yenilemek için kendisine uygun olan enerjileri kendisine çekmektedir. Bedenimizin onu en iyi şekilde besleyen ve koruyan enerjisel dengelerini muhafaza etme konusunda belki de tüm geçmişinde ilk defa bu kadar zorlanmasının nedeni, son derece çeşitli psikolojik stresler yaşamamız, kirli hava solumamız, işlenmiş yiyecekler yememiz ve yapay elektromanyetik enerjiyle kuşatılmamız gibi modern hayatın bazı gerçekleri olabilmektedir.
SÜPTİL ENERJİLERİ ÖLÇMEK
Son yıllarda bilim adamları süptil enerji terimini, önceden tanımlanmamış olan ama çevrede ve bedende mevcut olup zeki olduğu da belli olan güçleri tanımlamak için kullanmaya başladılar. Dua edilen kişiye şifa ileten bir güç olan dua ve bir hastanın semptomlarını geçiren bir güç ileten bir şifacının elleri, aslında “süptil enerji” iletmekten başka bir şey yapmaz.
Elektromanyetik spektrumun dışında varolduğuna inanılan süptil enerjiler, yakın zamana kadar en duyarlı bilimsel araçları bile atlatan bir alanda iş görürler. Şimdiyse, en azından süptil enerjilerin daha yoğun elektromanyetik karşılığına hassas olan cihazlar mevcuttur. Örneğin ellere ve ayaklara bağlanan elektrotlar, her bir meridyenden ve onun beslediği iç organdan geçen enerji akışını ölçebilmektedir. İyon akışında veya çakralardan yayılan ışıklarda ölçülen değişiklikler, meditasyondan, akupunkturdan, ve enerji ile şifa tedavilerinden sonra meydana gelen enerjisel değişimlere tekabül ederler. Böyle cihazla hastalıkları bile önceden tahmin edebilirler. Örneğin, meridyen aktivitesindeki değişimler, saatler, günler ve bazen haftalar sonra meydana gelecek olan fiziksel değişimleri bile tahmin etmektedirler.
Bunların yanında düşünce de süptil enerji yayar. William Tiller ve meslektaşları Stanford Üniversitesi’nde elektron aktivitesini kaydeden bir gaz boşaltma jeneratörü ürettiler ve yalnızca zihinsel odaklanmayla insanların jeneratördeki elektron aktivitesini artırabildiğini gördüler. Princeton Üniversitesi Mühendislik Fak. kökenli olan bağımsız çalışmalar da düşüncelerin süptil enerjileri etkilediğini öne sürmektedir. Süptil enerjiler düşüncelerden ve niyetlerden etkilenir ve mekana bağlı değildirler.
Bilinçlilik elektromanyetik alanların saklı alanıyla etkileşir ve onu etkiler. Dr. Valerie Hunt insan enerji alanının uyarılara beyinden önce tepki verdiğini bulmuştur.
Bedeniniz son derece karmaşık, mükemmel bir biçimde eşgüdümlenmiş ve eşi benzeri olmayan çağıldayan bir enerji sistemleri kaynağıdır. Kendine özgü bir enerji taşıyan yalnızca insanlar değildir ; her hücre, her organ ve bedenin her sistemi de kendine özgü bir enerjiye sahiptir.
Hastalık, fiziksel semptomlar olarak tezahür etmeden önce enerjilerinizde ortaya çıkar.
Enerji bedeniniz fiziksel bedeninizin süptil bir suretidir ve maruz kaldığı çeşitli etkilere yanıt verme kapasitesi fiziksel bedeninizden daha yüksektir. Enerji beden fiziksel bedenin sağlığının bir kopyasını taşıdığı için enerji hekimliğinin odak noktasıdır. Enerji bedeninizi etkileyen tedaviler, tüm sisteminizde yankılanır.
Etrafımızdaki enerjiler içimizdeki enerjileri de etkiler.
İnsanların enerjilerinin başkalarına olan etkisi üzerinde bilimsel çalışmalar yapıldı. Bir insanın kalbinin ürettiği enerji, deriye bağlanan elektrotlar aracılığı ile bir elektrokardiyogram ile ölçüldüğünde görüldüğü gibi, bir başkasının kalp aktivitesi ve beyin dalgaları üzerinde etki sahibidir. İki insan fiziksel temas halindeyken etki en güçlü seviyesine varır ama insanlar birbirlerinden bir metre uzakta dururken etki yine görülebilir.
Etrafınızdaki enerjiler size yardımcı olabileceği gibi zarar da verebilir. Buna kanıt olarak hayvanların bulunduğu bir atmosferde şifanın daha kolay yapılması verilebilir. Diğer yandan yüksek yoğunluklu elektromanyetik alanlara fazla maruz kalmak Alzheimer hastalığında, depresyon, intihar, lösemi hastalıklarında ve kan, beyin, kolon, prostat, sinir sistemi, lenf sistemi, akciğer ve göğüs kanserlerinde artışa neden olmaktadır.
Enerjileriniz ritmik ve berrak olduğu zaman sağlığınızı desteklerler. Bir kişinin elektrokardiyogramındaki dalga modelleri ne kadar tutarlıysa sinir, hormon ve bağışıklık sisteminin fonksiyonları da o kadar verimlidir. Bir pilot çalışmada tutarlı bir elektrokardiyogram sinyali, büyüme hızı yavaşlatılmış olan kültür ortamındaki kanser hücreleriyle ve daha hızlı büyüme hızına sahip olan sağlıklı hücrelerle uyumlandırılmıştı. Şifa seansları sırasında şifacının ve hastanın beyin dalgaları da bir tutarlılık ve senkronizasyon durumuna girerek, tek bir enerji alanına dönüşür. Bu birlik halinin hastanın kanındaki hemoglobin seviyesini artırdığı, ağrının şiddetini azalttığı, endişe oranını düşürdüğü ve yaraları daha hızlı iyileştirdiği görülmüştür.
Öncelikle, insan enerji anatomisi kavramını anlamak önemlidir. Onun varlığı fiziğin elektromanyetik yasalarıyla anlaşılabilir. Fiziksel anatominin bir çok sistemden – kas, iskelet ve endokrin vs. – oluşması gibi, enerji anatomisinin de bir çok sistemden oluştuğunu şimdi biliyoruz. Bunlardan biri çakra sistemidir, eski spiritüel ve metafiziksel bilgilerden iyi tanınır. Zihinsel, eterik ve duygusal bedenler ayrıca insan enerji anatomisindeki sistemlerdir, çoğu modern spiritüel düşünürler tarafından dökümante edilmiştir.
KAYNAKLAR :
- Elegant Empowerment – Peggy Phoenix Dubro & David P. Lapierre ; Platinum Publishing House
- Enerjilerle Pratik Şifa – Donna Eden ; Kozmik Kitaplar
- Jeffry A. Martin – REİKİ Manuali
(ÇEVİRİ ; Saffet Güler)
Bugünün bilimi fiziksel – biyolojik sistemlerimizin kimyasal – elektriksel doğasını onayladı. Ancak, daha geniş bir idrak ile, biz karbon, kimyasallar ve elektriksel potansiyellerden daha fazla bir şeyleriz! Bizim doğamız ayrıca elektromanyetiktir. Elektromanyetizmi boyutlararası bir fenomen olarak biliyoruz.
BİZLER IŞIK VARLIKLARIZ!
Elektromanyetik varlıklar olarak, bizler hem görünür hem de görünmez ışığı içeren elektromanyetik spektrumun parçasıyız. “Kuantum fiziği” olarak adlandırılan bilim dalından, ışığın elektromanyetik alanın temeli olduğunu biliyoruz. Işık fotonu, bu alanın en küçük quanta’sıdır ve o aynı zamanda elektromanyetik alanın partikülleri arasındaki iletişimi sağlayan mesajcıdır. Bundan dolayı, bizim ışık varlıklar olduğumuz çok açıktır; karbon – kimyasal – elektriksel ve ışık varlıklar.
1800 lü yıllarda, hekimler şifa için elektrik enerjisini kullanarak deneyler yaptılar. Bu deneylerin sonuçları tatmin edici olmaktan uzaktı. Elektriği iletmek için kullanılan elektrotlar çoğu zaman deriyi yakıyordu. Elektrik yüklerinin yönlendirilmesi zor olduğu için, sağlıklı organlar etkileniyordu. Bu elektriksel işlemler uygun değildi, çünkü tekamül planında bu tip şifa için hazır değildik; bunun yerine varlığımızın kimyasal yönüne odaklanmaya devam etmeliydik.
Yol boyunca büyük ölçüde geliştik ve bedene birçok şekilde yardım etmek için ilaçlar geliştirdik. Şüphesiz, bugün kullanımımıza hazır sayısız tıbbi mucizeler var. Ancak, tekamül eden varlıklar olarak, varlığımızın elektriksel doğasına doğru daha çok hareket ediyoruz, yaklaşıyoruz ve bu gelişimi yansıtan şifa kaynakları arıyoruz: homeopati, şifalı otlar, doğal ilaçlar, canlı titreşimsel özler ve hücresel yapıyı ve DNA’yı etkileyen yeni destekleyiciler.
Spiritüel – elektriksel doğamıza ulaşmak ve onu ifade etmek için daha büyük bir yetenek geliştiriyoruz. Varlığımızın kimyasal ve elektriksel yönlerini bütünlerken, bedenlerimizi iyileştirmek için elektriksel/enerji yöntemlerini kullanmayı öğreniyoruz. Doktorlar nörolojik dengesizlikleri ve diğer koşulları tedavi etmek için elektrik ve elektromanyetizm ile çalışmaya başlıyorlar. Ama şifa işleminde kendi rolümüzü anlama, bulmacanın güçlü bir parçası olarak kalıyor.
Modern fizik maddenin, atomaltı seviyede, madde ve enerji arasında inip çıktığı bir realitede olduğunu bize öğretti. Özünde, bilim şimdi her şeyin, her yerin farklı titreşimlerdeki enerji olduğunu kabul ediyor. İnsan bedeni farklı değildir, o da enerjidir. Son yirmi otuz yıldır, bilim bedenin enerjisini ölçmeye dahil oldu. Enerji merkezleri (veya çakra sistemi) gibi, bilinçliliğin ezoterik metaforları olarak düşünülen şeylerin çoğu şimdi modern bilimsel araştırıcılar tarafından bulunuyor ve haritalanıyor. Bilim, şimdi fiziksel bedeni kuşatan ve ona nüfuz eden çoğunlukla görünmez olan enerji bedenlerini veya alanlarını keşfediyor.
Realitenin bir sonraki daha yüksek seviyesinde organize olmuş alan, daima realitenin “akan” katmanı içindeki ifadesi için hizmet gören gerekli modelleri taşır. Buna bir örnek, fiziksel maddeyi göz önüne almaktır. Fiziksel madde, fiziksel parçacıkların organize olmuş bir ifadesidir.
Bu organizasyona elektromanyetik alan vasıtası ile rehberlik edilir. Elektromanyetik alan olmadan, plan veya mavikopya olmazdı ve sonuç olarak 3 boyutlu realitenin inşası mümkün olmazdı. Elektromanyetik alan içinde modelleri değiştirmek, fiziksel realitenin değiştirilmiş bir ifadesini yaratır.
Işığın ve elektromanyetik alanların 5 nci boyutun yansımaları ve titreşimleri olduğunu söyleyebiliriz. Işık ve elektromanyetik alanlar daha yüksek boyutsal bilginin şifrelerini taşırlar.
Işık ve elektromanyetik alanın her ikisi de, fiziksel realitedeki maddenin organizasyonunu ve ifadesini etkiler.
Işık kodlanmış modellenmiş yaşam enerjisinin aracı taşıyıcısıdır!
Bizim enerjilerimiz uzay – zamanın dışından kaynaklanır! Madde ışığın değişmiş ifadesidir ve ışık, uzay – zamanın dışında var olur.
Işık varoluştaki her bir parçacık ile sürekli iletişimdedir. Işık elektromanyetik alanın habercisidir. Işık bizden akmaya devam eder. Işık hücrelerimizin özü içinde ve DNA’dadır. DNA, bu ışık akışı ile uyumlanır ve düzeltilir!
İnsan bedeni DNA içinden fotonlar – biyofotonlar yayar. Elektromanyetik alan ne kadar fazla yüklü ise, bu bilgi değişimi o kadar aktif olur! Bu, bize genişleyen farkındalığımızı sağlayan bizim gelişen/tekamül eden elektromanyetik alan yapılarımızdan türetilen/çıkan bilgidir.
DNA sadece mavikopyaların taşıyıcısı değildir, ayrıca DNA ışık ve elektrik iletiminde önemli bir rol oynar. Elektrik iletimi direnç olmadan bağdaşık bir işlem olarak işlerken, bu süperiletkenlik olarak adlandırılır. DNA ışık enerjisinin süperiletkenidir!
Işık DNA sarmalı içinde bir enerji kaynağı olarak depolanır. Hücreler özel frekanstaki ışık emisyonları vasıtası ile iletişim kurar. Işık bilgi taşıyıcısıdır.
Biz ışık tarafından enerjilendiriliriz. Bu akışa engel olunmamalı! Bu akışın engellenmesi insan varlıklar olarak deneyimlediğimiz çoklu hastalıklar/rahatsızlıklar ile sonuçlanır. Birçok faktörlerin akışı engellemeye katkısı olabilir. Akışı düzeltmek sistemimiz içindeki doğal, normal, sağlıklı işlemleri restore eder ve bunları olanaklı kılar. Akışın artırılması içsel potansiyellerimizin gelişmesi ile sonuçlanır! İçsel sistemlerimiz direnç olmadan süperiletkenlik esası üzerinde işler.
Bu büyük şok ile, bilim dünyası titreşimsel tıp araştırmalarına büyük ölçüde girdi. Üniversiteler sesle, renkle ve enerji ile şifayı araştırmaya başladı. Enerji araştırması manyetik alanlardan holistik şifacılara kadar her şeyi kapsıyor. Bu araştırma birçok şifacılarda, harmonikler prensibi nedeni ile enerjisel şifanın çalıştığı inancını üretti. Müzikte, bir piyanoda tek bir nota çalındığında, bu nota, onun altındaki ve üstündeki armonik oktavların notaları ile rezonansa girer. Başka deyişle, bir seviyedeki titreşimdeki bir değişim diğer seviyelerde de değişim yaratır.
Ezoterik bilim kişinin çeşitli enerji seviyelerini etkileyerek fiziksel seviyede değişim meydan geldiğini uzun zamandır kabul etmekte. Çoğu kişi bilimin bunu henüz yakaladığını hissediyor. Enerjisel seviyelerde çalışan EMF Dengeleme Tekniği®, Reiki, Reconnecting Healing™ vs gibi tedaviler, şifa verilen kişinin hem altındaki hem üstündeki seviyelerin çoğunda değişim yaratır. Bu, enerji türlerinin fiziksel bedenin ötesini iyileştirme yeteneğinin nedenidir.
Enerji Her Şeydir
Bedenimiz kendini iyileştirecek şekilde tasarlanmıştır. Bir bedenin sağlığını koruma ve hastalığı yenme yeteneği aslında doğanın en çok göze çarpan başarılarından biridir. Ama bizler, sistematik olarak bu doğal kapasiteye engel oluşturan bir dünyada yaşıyoruz ve eğer sağlığımızı gerçekten iyileştirmek istiyorsak bu konuya şuurlu bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor.
Bizler gezegenimizin elektromanyetik, yerçekimsel ve nükleer alanları içinde dünyaya geldik. Güneşin hayat veren ışınları altında büyüdük. Enerji sistemlerimiz, örneğin bedenimizin enerji yolları olan meridyenlerimiz ve bedenimizin enerji merkezleri olan çakralarımız elektromanyetik enerji ve ışık yayarlar. Ölçmeyi başarabildiğimizden daha süptil olan enerjiler hem içimizde hem de etrafımızda bulunmaktadır.
Enerji aslında her şeydir. Madde de donmuş enerjidir. Muhtemelen, Einstein’ın da inandığı gibi, sadece tek bir enerji, “birleşik bir alan” var, ama öyleyse bunun sayısız yüzleri de olmalı.
Kendi kaynaklarında bu enerjiler birleşiktir (bütün haldedir). Başlangıçtan beri var olan bu enerjinin bütününden, varlığımızın içindeki tüm sonraki elektromanyetik potansiyelleri türetiriz. Canlı madde bedenler olarak, biz tüm varoluşun geri plandaki dokusu ile – hiperuzayın boşluğu, ayrıca Kozmik Kafes olarak bilinir – açık enerjisel alış verişteyiz.
Bir çok kültürde, fiziksel bedeni destekleyen, şekillendiren ve hareket ettiren bir süptil enerji matrisi vardır; buna Çin’de “ki” veya “çi”, Hindistan’da veya Tibet’te “prana” Yahudi kabalistik geleneğinde “yesod”, Japonya’da “ki”, Sufilikte “Baraka” adı verilmektedir.
Yaşam gücü (Ki) bütün hayatı saran ve akan süptil bir enerjidir. Canlı varlıkları sağlıklı ve diri tutar. Eğer Ki yok edilir veya zayıflatılırsa, o varlık ölür. Ki’nin süptil enerji sistemindeki sağlıklı akışı olumsuz etkilenirse, hastalıklar ortaya çıkar. Bu enerji her yerde mevcuttur, yaşam tarzına ve desteklediği hayata göre çok geniş bir titreşimi vardır. Ki, maddesel ve ruhsal dünyada canlı veya cansız, var olan her şey için gerekli olan bir enerjidir. Ki’nin insanların aura ve çakralarında farklı titreşimleri vardır.
Kullanılan yöntem ne olursa olsun, bütün şifa yöntemleri negatif Ki’yi, kişinin bedeninden, oluşturmuş olduğu olumsuz düşünce ve duygularla birlikte uzaklaştırır.
CHİ (Kİ) REALİTEYİ DEĞİŞTİRİR
Örneğin, bir örnekte bir Qigong Üstadından birkaç kilometre uzaklıktaki bir lazer ışığını etkilemesi istendi. Onun etkisi ile, lazerin yoğunluğu yüzde on kadar dalgalandı.
Ellerden yayılan Ki ile diğer gösterilerde aşağıdakiler mümkün oldu:
· Sıvı kristallerin moleküler kompozisyonunu değiştirir
· Kristal bazlı saatin zamanını değiştirir
· Çeşitli sıvı solüsyonlarının kimyasal kompozisyonlarını değiştirir
· Kızıl ötesi/infrared bir hücredeki gazların kompozisyonunu değiştirir
· DNA & RNA nın yapısını ve karakteristiklerini değiştirir
· Suyun yapısını değiştirir
Qigong ‘ta bilimsel araştırma üzerine bir makalesinde, Dr. Yan Xin, Ki ile ilgili aşağıdaki sonuçlara ulaştı:
· Ki gözlenebilir ve ölçülebilir
· Ki hem madde hem de enerjinin özelliklerini gösterir
· Ki bilgi taşıyabilir
· Ki insan düşüncesi ve duyguları tarafından etkilenebilir
Ki tüm canlı ve canlı – olmayan şeylerle ilgili olarak tanımlanır – yani her şey Ki’ye sahiptir. Ayrıca, Ki bizim dört temel kuvvetimiz ile ilgilidir – elektromanyetik, yerçekimsel, güç, ve zayıf nükleer kuvvetler. Ancak, Ki ayrıca bu dört temel kuvvet tarafından açıklanamayan enerjiler ve fenomen ile birleşiktir. ENERJI ÇALIŞMASI RUHSAL BİR ÇALIŞMADIR
Hastalık ve şifa ruhun yolculuğunda ara istasyonlardır. Bununla beraber ruh, anlaşılması kolay bir kavram değildir ve geleneksel tıp, ruhla ilgili konuları kendi anlayışına sokmaya bile güçlükle yanaşmaktadır.
Ruh, varlığımızın en süptil enerjilerinin kaynağıdır. Yine de, bu süptil enerji, hücrelerimizden benlik anlayışımıza kadar hakkımızda her şeye form verir. Eğer ruh, genelde tanımlandığı gibi, her yana yayılmış, zeki yaratılış enerjisi ise, can da onun kişisel düzeydeki tezahürüdür. Ruh ve can, varoluşumuzun kavranılamaz, canlı sırlarıdır. Bununla beraber onları derin düşünme, şifa veya mistik deneyim yollarıyla doğrudan deneyimleyebiliriz.
Einstein, bilgelerin binlerce yıldır öğrettiklerini fizikle gösterdi: Maddi dünyamızdaki her şey – canlı ya da cansız – enerjiden meydana gelmiştir ve her şey enerji yayar... Ve sözlerini şöyle bitirdi : Evrenin sürekli gelişen, dinamik doğası ancak başka bir boyuttaki daha üstün bir rehber zekanın çalışması olarak anlaşılabilir.
Güneşten ve Dünyadan gelen enerjiler bedeninizdeki bütün hücrelere nüfuz eder ve bunlar enerji bedeninizi şekillendirirler. Bunun ardından enerji bedeniniz de başlı başına, kendi kendini düzenleyen bir evren, bedeniniz ve çevreniz üstünde etki yapabilecek bir güç haline gelir. Enerji bedeniniz, sürekli olarak etrafındaki enerjilerle karşılıklı etkileşim halindedir ve sizi ısıtmak için, serinletmek için, aktifleştirmek için, sakinleştirmek için, bir yenileme ve canlandırma döngüsü kurmak için enerjilerini hareket halinde tutar. Bu mükemmel simyada, enerjiler inşa olunur, depolanır, harcanır, dönüştürülür, uyumlandırılır ve dengelenir.
Enerji hekimliğinde de denge çok önemli bir kavramdır. Tüm sistemler enerjisel bir dengeye, içsel bir stabilite haline ve diğer enerjilerle uyum haline doğru hareket ederler. Aynı zamanda, harcanan her bir çaba ve çevreyle olan her etkileşim bu dengeyi bozacaktır. Bizler her zaman dengeye doğru hareket etmekle birlikte yaşarken ve büyürken onu sürekli bozarız.
Bedeninizin enerji sistemlerinden biri kronik olarak dengesini yitirdiğinde ya da birkaç sistem birbiriyle uyumlu çalışamaz hale geldiğinde bedeninizin işleyişi de bozulacaktır. Enerji bedeniniz her zaman, dengesini yenilemek için kendisine uygun olan enerjileri kendisine çekmektedir. Bedenimizin onu en iyi şekilde besleyen ve koruyan enerjisel dengelerini muhafaza etme konusunda belki de tüm geçmişinde ilk defa bu kadar zorlanmasının nedeni, son derece çeşitli psikolojik stresler yaşamamız, kirli hava solumamız, işlenmiş yiyecekler yememiz ve yapay elektromanyetik enerjiyle kuşatılmamız gibi modern hayatın bazı gerçekleri olabilmektedir.
SÜPTİL ENERJİLERİ ÖLÇMEK
Son yıllarda bilim adamları süptil enerji terimini, önceden tanımlanmamış olan ama çevrede ve bedende mevcut olup zeki olduğu da belli olan güçleri tanımlamak için kullanmaya başladılar. Dua edilen kişiye şifa ileten bir güç olan dua ve bir hastanın semptomlarını geçiren bir güç ileten bir şifacının elleri, aslında “süptil enerji” iletmekten başka bir şey yapmaz.
Elektromanyetik spektrumun dışında varolduğuna inanılan süptil enerjiler, yakın zamana kadar en duyarlı bilimsel araçları bile atlatan bir alanda iş görürler. Şimdiyse, en azından süptil enerjilerin daha yoğun elektromanyetik karşılığına hassas olan cihazlar mevcuttur. Örneğin ellere ve ayaklara bağlanan elektrotlar, her bir meridyenden ve onun beslediği iç organdan geçen enerji akışını ölçebilmektedir. İyon akışında veya çakralardan yayılan ışıklarda ölçülen değişiklikler, meditasyondan, akupunkturdan, ve enerji ile şifa tedavilerinden sonra meydana gelen enerjisel değişimlere tekabül ederler. Böyle cihazla hastalıkları bile önceden tahmin edebilirler. Örneğin, meridyen aktivitesindeki değişimler, saatler, günler ve bazen haftalar sonra meydana gelecek olan fiziksel değişimleri bile tahmin etmektedirler.
Bunların yanında düşünce de süptil enerji yayar. William Tiller ve meslektaşları Stanford Üniversitesi’nde elektron aktivitesini kaydeden bir gaz boşaltma jeneratörü ürettiler ve yalnızca zihinsel odaklanmayla insanların jeneratördeki elektron aktivitesini artırabildiğini gördüler. Princeton Üniversitesi Mühendislik Fak. kökenli olan bağımsız çalışmalar da düşüncelerin süptil enerjileri etkilediğini öne sürmektedir. Süptil enerjiler düşüncelerden ve niyetlerden etkilenir ve mekana bağlı değildirler.
Bilinçlilik elektromanyetik alanların saklı alanıyla etkileşir ve onu etkiler. Dr. Valerie Hunt insan enerji alanının uyarılara beyinden önce tepki verdiğini bulmuştur.
Bedeniniz son derece karmaşık, mükemmel bir biçimde eşgüdümlenmiş ve eşi benzeri olmayan çağıldayan bir enerji sistemleri kaynağıdır. Kendine özgü bir enerji taşıyan yalnızca insanlar değildir ; her hücre, her organ ve bedenin her sistemi de kendine özgü bir enerjiye sahiptir.
Hastalık, fiziksel semptomlar olarak tezahür etmeden önce enerjilerinizde ortaya çıkar.
Enerji bedeniniz fiziksel bedeninizin süptil bir suretidir ve maruz kaldığı çeşitli etkilere yanıt verme kapasitesi fiziksel bedeninizden daha yüksektir. Enerji beden fiziksel bedenin sağlığının bir kopyasını taşıdığı için enerji hekimliğinin odak noktasıdır. Enerji bedeninizi etkileyen tedaviler, tüm sisteminizde yankılanır.
Etrafımızdaki enerjiler içimizdeki enerjileri de etkiler.
İnsanların enerjilerinin başkalarına olan etkisi üzerinde bilimsel çalışmalar yapıldı. Bir insanın kalbinin ürettiği enerji, deriye bağlanan elektrotlar aracılığı ile bir elektrokardiyogram ile ölçüldüğünde görüldüğü gibi, bir başkasının kalp aktivitesi ve beyin dalgaları üzerinde etki sahibidir. İki insan fiziksel temas halindeyken etki en güçlü seviyesine varır ama insanlar birbirlerinden bir metre uzakta dururken etki yine görülebilir.
Etrafınızdaki enerjiler size yardımcı olabileceği gibi zarar da verebilir. Buna kanıt olarak hayvanların bulunduğu bir atmosferde şifanın daha kolay yapılması verilebilir. Diğer yandan yüksek yoğunluklu elektromanyetik alanlara fazla maruz kalmak Alzheimer hastalığında, depresyon, intihar, lösemi hastalıklarında ve kan, beyin, kolon, prostat, sinir sistemi, lenf sistemi, akciğer ve göğüs kanserlerinde artışa neden olmaktadır.
Enerjileriniz ritmik ve berrak olduğu zaman sağlığınızı desteklerler. Bir kişinin elektrokardiyogramındaki dalga modelleri ne kadar tutarlıysa sinir, hormon ve bağışıklık sisteminin fonksiyonları da o kadar verimlidir. Bir pilot çalışmada tutarlı bir elektrokardiyogram sinyali, büyüme hızı yavaşlatılmış olan kültür ortamındaki kanser hücreleriyle ve daha hızlı büyüme hızına sahip olan sağlıklı hücrelerle uyumlandırılmıştı. Şifa seansları sırasında şifacının ve hastanın beyin dalgaları da bir tutarlılık ve senkronizasyon durumuna girerek, tek bir enerji alanına dönüşür. Bu birlik halinin hastanın kanındaki hemoglobin seviyesini artırdığı, ağrının şiddetini azalttığı, endişe oranını düşürdüğü ve yaraları daha hızlı iyileştirdiği görülmüştür.
Öncelikle, insan enerji anatomisi kavramını anlamak önemlidir. Onun varlığı fiziğin elektromanyetik yasalarıyla anlaşılabilir. Fiziksel anatominin bir çok sistemden – kas, iskelet ve endokrin vs. – oluşması gibi, enerji anatomisinin de bir çok sistemden oluştuğunu şimdi biliyoruz. Bunlardan biri çakra sistemidir, eski spiritüel ve metafiziksel bilgilerden iyi tanınır. Zihinsel, eterik ve duygusal bedenler ayrıca insan enerji anatomisindeki sistemlerdir, çoğu modern spiritüel düşünürler tarafından dökümante edilmiştir.
KAYNAKLAR :
- Elegant Empowerment – Peggy Phoenix Dubro & David P. Lapierre ; Platinum Publishing House
- Enerjilerle Pratik Şifa – Donna Eden ; Kozmik Kitaplar
- Jeffry A. Martin – REİKİ Manuali
(ÇEVİRİ ; Saffet Güler)
Nereye bakmalıyız?
Ilahi adaletin gerceklesebilmesi icin gerekli olan olmazsa olmaz mekanizmadir tekrar dogum (reenkarnasyon). Bir tek yasam sansi oldugunu kabul eden, yani reenkarnasyona inanmayan sevgili dostlarin, yasamin icinde var olan bu olaganustu adaletsiz yapiyi nasil aciklayacaklarini merak ederim!!Bu canlarin ortak dayanagi olan; “Allah herkese akil ve mantik vermis. Neden onlarda bunu kullanmiyorlar?” deyip, muhtac olan insanlarin da aslinda calisip akillarini kullanarak iyi kosullara sahip olanlar gibi olabileceklerini soylemeleri dogrusu hic de saglam bir temele dayanmiyor.Bir tarafta Dunya’nin en guzel erkeklerinden veya kadinlarindan biri olarak dogan bir varlik tum bu ayricalikli nimetlere sahipken, diger tarafta tarif edilemez yapisal bozukluklara sahip bir can tum bu olumsuzluk ile hayat boyu yasamak zorundadir. Bir tarafta, Avrupa’nin en buyuk metropollerinden birinde yasayip muzik, astroloji, fen, mimari veya uzay teknolojisi gibi bilgi ve kultur kaynaklarindan en ust derecede yararlanabilen insanlar; diger tarafta Bitlis’in, Erzincan’in veya Hakkari’nin ucra koylerinden birinde hayatini tamamlamak zorunda kalan yari-kole hayati yasayan kadinlar...Bir tarafta, coplukte yasayan bir kadinin tecavuz sonucu dogurdugu ve onunla beraber copluk hayatina mahkum olan bir can, diger tarafta, Dunya’nin en zengin insanlarindan birinin evladi olarak dogan ve her turlu olanagin elinin altinda oldugu katlar, yatlar ve ucaklarla dolu bir yasam!!Hangi mantik veya akil sahibi bir insan bir kez bedenlenme sansina sahip oldugumuzu iddia ettikleri boyle bir yasamda herkesin Kozmik bilince ulasma yolunda esit kosullara sahip oldugunu soyleyebilir?!?Dogunun unutulmus bir koyunde erkek egemenligi altinda kendi 9 cocugu ile beraber kocasina, onun anne ve babasina da bakmak zorunda olup, ayni zamanda butun gun tarlada calismak durumunda olan bir canin bu anlamda bilinclenme sansi ne olabilir ki?!?Iste dunya hayatinda bir kez bedenlenme sansinin var oldugunu kabul etmenin yaratacagi tum bu adaletsizligi yok etmenin ve ilahi adaletin calismasini ve herkese esit sans taninmasini saglamanin en temel yolu, insanlarin reenkarnasyon yolu ile tum bu farkli kosullari farkli bedenlerde deneyimlemeleri ve butun bunlardan ders alarak bir sonraki yasamina bunlarin kazanimlarini aktarmalaridir. kilinmistir” sozunu hatirlayalim ve bunun reenkarnasyon denilen evrensel yasa ile ne ilgisi oldugunu ortaya koymaya calisalim.
Bu yazı buraya eklerken (alıntıdır), reenkarnasyon vardır veya yoktur tartışmasına girmiyorum. Amacım sadece düşünce ikliminde başka bir yön açmak..
Başıboş bir divane midir insan? Hiç bilmediği, yabancı bir yerde açıverir gözünü birden.. nereden ve neden geldiğini bilmeden.. sudan çıkmış balık misali! Kimi hiçbir şey olmamış gibi, sanki hep buradaymış gibi yaşar gider. Kimi öylesine yabancı hisseder ki ayak uyduramaz, savrulur gider. Kimi de yanıt aramak için bir şeylerin peşine takılır gider. Aslında ‘aidiyet’ yatar hepsinin ardında. Kimi buraya ait hisseder kendini, kimi ötede bir şeylere.. ve hatta kimi de başka şehirlerde bulabileceğini sanır, ah bir kaçıp gidebilse! Özlemin kapağını açıp içine bakmak varken, yükler sırtına, daha fazla çaba ve acı ile deneyim denizlerinde boğulur, ah bir cesareti olsa bakmaya! Ayakta kalabilmek için tutunacak bir dal arar durur ve bu dalı “yalnızlık korkusu” besler, o da ne kurur ne de yorulur. Kendini bütünlemek içindir oysa bütün çabası, bunun için çırpınır tüm hayatı boyunca.. ama yanlış yerlerde, yanlış kişilerde, başkalarında arar! Bir ilişkiden diğerine atlar, yüreği nice yanar. Öyle büyük bir yüktür ki ilişkilerin sırtına vurulan, er ya da geç ezilir kendinden büyük beklentilerin altında; “beni tamamla” der karşısındakine insan ama böylesine ilahi bir isteğin karşısında fani ne etsin? Yetmez eli, kolu, bacağı kısa kalır bir zaman sonra, sonsuzluğu nasıl doldursun, kaplasın sınırlı ve geçici olan? Sonsuzluk içimizde.. dışarıdaki her şey ise bir aynadan, gölgeden ibaret.
“Bir aşk ki olgun mu olgun; bir gönül alan sevgili ki güzel mi güzel. Ama bundan daha şaşılacak bir hâl olabilir mi ki, arı-duru su önümde akmada, bense susuzum.”Mevlâna (Rubailer)***Bedenini, eşyaları, ve dahi başkalarını böylesine sahiplenen insan, neden hayatının kontrolünü de sahiplenmez? Neden anlamak istemez iyi kötü başına gelen her şeyin sebebinin kendisi olduğunu? Başkalarını suçlar, kimseyi bulamazsa Tanrı’yı suçlar.. ya bilseydi, tanısaydı Kendini ve Tanrı’yı, bir sözü kalmazdı isyana bürünebilecek.***Bir bilmecedir şu hayat, sorusu da tek, cevabı da.. soru da sensin, cevap da..
Sevgi ve ışıkla
Bu yazı buraya eklerken (alıntıdır), reenkarnasyon vardır veya yoktur tartışmasına girmiyorum. Amacım sadece düşünce ikliminde başka bir yön açmak..
Başıboş bir divane midir insan? Hiç bilmediği, yabancı bir yerde açıverir gözünü birden.. nereden ve neden geldiğini bilmeden.. sudan çıkmış balık misali! Kimi hiçbir şey olmamış gibi, sanki hep buradaymış gibi yaşar gider. Kimi öylesine yabancı hisseder ki ayak uyduramaz, savrulur gider. Kimi de yanıt aramak için bir şeylerin peşine takılır gider. Aslında ‘aidiyet’ yatar hepsinin ardında. Kimi buraya ait hisseder kendini, kimi ötede bir şeylere.. ve hatta kimi de başka şehirlerde bulabileceğini sanır, ah bir kaçıp gidebilse! Özlemin kapağını açıp içine bakmak varken, yükler sırtına, daha fazla çaba ve acı ile deneyim denizlerinde boğulur, ah bir cesareti olsa bakmaya! Ayakta kalabilmek için tutunacak bir dal arar durur ve bu dalı “yalnızlık korkusu” besler, o da ne kurur ne de yorulur. Kendini bütünlemek içindir oysa bütün çabası, bunun için çırpınır tüm hayatı boyunca.. ama yanlış yerlerde, yanlış kişilerde, başkalarında arar! Bir ilişkiden diğerine atlar, yüreği nice yanar. Öyle büyük bir yüktür ki ilişkilerin sırtına vurulan, er ya da geç ezilir kendinden büyük beklentilerin altında; “beni tamamla” der karşısındakine insan ama böylesine ilahi bir isteğin karşısında fani ne etsin? Yetmez eli, kolu, bacağı kısa kalır bir zaman sonra, sonsuzluğu nasıl doldursun, kaplasın sınırlı ve geçici olan? Sonsuzluk içimizde.. dışarıdaki her şey ise bir aynadan, gölgeden ibaret.
“Bir aşk ki olgun mu olgun; bir gönül alan sevgili ki güzel mi güzel. Ama bundan daha şaşılacak bir hâl olabilir mi ki, arı-duru su önümde akmada, bense susuzum.”Mevlâna (Rubailer)***Bedenini, eşyaları, ve dahi başkalarını böylesine sahiplenen insan, neden hayatının kontrolünü de sahiplenmez? Neden anlamak istemez iyi kötü başına gelen her şeyin sebebinin kendisi olduğunu? Başkalarını suçlar, kimseyi bulamazsa Tanrı’yı suçlar.. ya bilseydi, tanısaydı Kendini ve Tanrı’yı, bir sözü kalmazdı isyana bürünebilecek.***Bir bilmecedir şu hayat, sorusu da tek, cevabı da.. soru da sensin, cevap da..
Sevgi ve ışıkla
6 Ocak 2009 Salı
Simya
Simya, kimyanın bir bilim olması ile hep küçümsenmiş, gerek felsefesine, gerekse sembolizmine gereği kadar değer verilmemiştir.
Simya, yaygın olarak, maddeden altın elde etmek için yapılan çalışmalarla ilgili olarak bilinir. Simyacı ise vaktini altın elde etmek için geçiren kişidir.
Aslında Simya köken olarak çok eski zamanlara dayanır ve maddi olarak altın elde etmekten çok daha derin amaçları vardır[/color].
Genel olarak Simya
Etimolojik olarak Simya sözcüğü Türkçe’de varolan Kimya sözcüğü ile aynı kökenden gelmektedir. Kökeni Arapça olan bu sözcükler Arapça’ya da “Kara Ülke” anlamına gelen Khem sözcüğünden gelmiştir. Bu “Kara Ülke”ise Mısır’dır. Etimolojik olarak da Simyanın kökeni Mısır olarak gözükmektedir.
Simya gerçekte bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı bir çok süreçten geçirerek , arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar.
Simya okült bir sanat olarak gözükmektedir. Bunu sadece belli kimseler uygulayabilmekte, geniş kitlelere yayılması engellenmektedir. Ayrıca Simyanın ezoterik bir karakteri de vardır. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı’nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır.
Simya eğitimi sırasında adaya öğretilen temel esas , simyacının bir şeyler icat ettiği değildir; simyacı sadece sırları çözmektedir. Bu yönüyle simya uzun yıllar boyunca genel karakterini değiştirmemiştir.
Simya aynı zamanda Hermetik felsefenin de bir uygulaması olarak kabul edilmiştir. Zaten simyacılar da kendilerini filozof olarak kabul etmişler ve bu sırların Hermes (Mısır panteonunda Thoth) tarafından verildiğini iddia etmişlerdir.
Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır.
Simya bu amaçla “Felsefe taşını” aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir (Elixir) ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.
Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol Ars Magna (Büyük/ulu Sanat) olarak adlandırılmaktadır.
Tarih boyunca simya mistik ve pratik simya olarak iki yönde gelişmiştir. Pratik simya , kimya biliminin doğuşunda büyük rol oynarken , mistik simya,ezoterik felsefenin bir başka çehresi olarak günümüze kadar gelmektedir.
Mistik Simya
Pratik simyanın teorilerine ve sembollerine geçmede önce mistik simyayı incelemek gerekmektedir. Böylece pratik simyada da madde ile yapılan benzetmede aslında insana ait sonuçlar çıkarılabileceği çok rahat gözükecektir.
Simyanın, maddenin içinde sağaltım ile altını keşfetmesi, bir bakıma insandaki Tanrısal tözün ortaya çıkarılması ile benzerlik göstermektedir.
Metallerdeki hastalığın,kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi , uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi İyi için çalışabilir. Ars Magna , bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir.
Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.
Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana , tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde İksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir.
Öyleyse kendi içindeki Tanrısal tözü bulmak isteyen kişi , tıpkı maddenin saflaştırılması gibi , kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan , içindeki Felsefe taşına ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.
Bu , en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulmaktadır. VITRIOL aslında Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem” dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelmektedir. Bu pratik simyada kayıp taş ya da mineral olarak düşünülmekle beraber, aslında insanın Tanrı’yı , tanrısal olanı kendi içinde bulacağı anlamına da gelmektedir.
Bu şekli ile simya gerçek bir ezoterik doktrin olup günümüzde de bazı prensipleri ile yaşamaktadır.[/color]
Simyanın Temel Prensipleri
Simyacılara göre madde birdi ancak farklı şekiller almaktaydı. Madde ayrıca kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilirdi. Kuyruğunu ısıran yılan olarak gösterilen Ouroboros sembolü de bunu temsil etmekteydi.
Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktaydı. Evreni yaratan Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştu ; ancak bu Tek olanın farklı görünüşlerinden ibaretti. Her yaratılan unum in multa diversa moda , Türkçesi ile farklı şekillerde tek olan idi. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı aramaktaydı.
Bu yönüyle simya, kendinden önce gelen tek tanrılı ezoterik düşüncenin , dönemindeki temsilcisidir.
Simyaya eşlik etmiş olan ezoterik felsefe, Mısır tanrısı Thoth’a Yunanlıların yakıştırdıkları Hermes isminden ötürü Hermetik felsefe ya da düşünce , ya da kısaca Hermetizm diye adlandırılır. Orta Çağ boyunca Hermes’e atfedilen hermetik metinler Corpus Hermeticum diye adlandırılmışlardır.
Corpus Hermeticum genelde diyaloglardan oluşmaktadır. Hermetik metinlerden en önemlisi Zümrüt tablettir.
Hermetik felsefede ruh ve madde birbiri ile iç içe girmiştir. Birisi ötekinin farklı bir görüntüsüdür. Aynı şekilde çoğu hermetiste göre maddenin de bir ruhu vardır.
Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su , Hava olmak üzere dört elementin (Tetrasomia) varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element , Toprak ve Su , içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında , bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.
Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.
Simyacılar ayrıca , Zümrüt tabletlerde belirtilen “Yukarıda olan aşağıda olanın aynısıdır” prensibinden yola çıkarak da her bir gezegen ile bir metal arasında bağlantı kurmuşlardır. Buna göre bilinen yedi gezegen ile metaller arasındaki ilişki aşağıdaki gibidir :
Güneş > Altın
Ay > Gümüş
Merkür > Cıva
Venüs > Bakır
Mars > Demir
Jüpiter > Kalay
Satürn > Kurşun
Bunlar içinden Altın ve Gümüş mükemmel metaller olup diğerleri mükemmel olmayan metallerdir. Bir teoriye göre metaller demir > bakır > kurşun > kalay > cıva > gümüş > altın sırasını izleyerek altına dönüşmekte , bu süreç döngü şeklinde devam etmektedir.
Simya ile astroloji arasında da sıkı bir ilişki vardır. Her metale bir gezegen karşılık geldiği gibi, bazı reaksiyonların gerçekleşebilmesi için gezegenlerin uygun konumu da gözlenmektedir.
Simyacıların , gnostiklere benzer bir de evren modelleri vardı. Merkezde Dünya, daha sonra yedi gezegen , etrafında sabit yıldızlar , en dışta da saf ruhlar bulunmaktaydı, bundan sonrası ise Tanrı’yı göstermekteydi.
Simyacılar için Güneş de büyük önem taşımaktaydı. Güneş bazılarına göre hayatın kaynağı , hatta Tanrısal sözün görünebilir hali idi. Bu nedenle, simyacılar Dünya merkezli evren teorisinden Güneş merkezli teoriye geçişte fazla zorlanma yaşamamışlardır.
Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.
Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos / microcosmos ‘dur. Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir.
Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır : arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan.” demektedir.
Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise , Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.
Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.
Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)
Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit
Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu
Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne düalitesini göstermekte ve ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin oluşmasını sağlamaktadırlar.
Bazı simyacılar üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :
Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)
(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)
Tuz Ether
Cıva Su (görünür, likit)
(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının Su, her katının Toprak, her gaz Hava ve de her ısı kaynağı Ateş olarak adlandırılabildiğidir.
Pratik Simya
Simyanın en bilinen ve en yaygın şekli pratik simyadır. Simya pratiğini gerçekten bilinçli ve dönemine göre oldukça bilimsel yapan üstadların yanı sıra bir çok maceraperest de bu konu ile uğraşmışlardır. Ancak o dönemden kalma prensipler, özellikle de metodlar günümüz kimyasına da temel oluşturmuştur.
Simyacı için amaç Felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince Materia Prima diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak Cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.
Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.
Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için, böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.
İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.
Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine , ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.
Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.
Bazı simya metinlerine göre de Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensibin yanında Kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile Bilge Cıvası doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir , ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında Rosa Alba, Beyaz Gül ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan Bilge Kükürdü ile tamamlanır. Son aşama ise Kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu Kutsal birleşme sonucu Felsefe taşı ortaya çıkar.
Bazı metinlerde Felsefe taşı “AZOT” olarak adlandırılır. Bu doğal olarak bildiğimiz azottan farklıdır. Felsefe taşı bütün maddelerin başı ve sonu olarak görülmektedir. Bu yüzden Azot sözcüğü de bütün alfabelerde ortak olan A ile başlamakta, sırası ile Latin , Yunan ve İbrani alfabelerinin son harfleri olan, Z,O ve T ile bitmektedir.
Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir.
Simya, yaygın olarak, maddeden altın elde etmek için yapılan çalışmalarla ilgili olarak bilinir. Simyacı ise vaktini altın elde etmek için geçiren kişidir.
Aslında Simya köken olarak çok eski zamanlara dayanır ve maddi olarak altın elde etmekten çok daha derin amaçları vardır[/color].
Genel olarak Simya
Etimolojik olarak Simya sözcüğü Türkçe’de varolan Kimya sözcüğü ile aynı kökenden gelmektedir. Kökeni Arapça olan bu sözcükler Arapça’ya da “Kara Ülke” anlamına gelen Khem sözcüğünden gelmiştir. Bu “Kara Ülke”ise Mısır’dır. Etimolojik olarak da Simyanın kökeni Mısır olarak gözükmektedir.
Simya gerçekte bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı bir çok süreçten geçirerek , arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar.
Simya okült bir sanat olarak gözükmektedir. Bunu sadece belli kimseler uygulayabilmekte, geniş kitlelere yayılması engellenmektedir. Ayrıca Simyanın ezoterik bir karakteri de vardır. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı’nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır.
Simya eğitimi sırasında adaya öğretilen temel esas , simyacının bir şeyler icat ettiği değildir; simyacı sadece sırları çözmektedir. Bu yönüyle simya uzun yıllar boyunca genel karakterini değiştirmemiştir.
Simya aynı zamanda Hermetik felsefenin de bir uygulaması olarak kabul edilmiştir. Zaten simyacılar da kendilerini filozof olarak kabul etmişler ve bu sırların Hermes (Mısır panteonunda Thoth) tarafından verildiğini iddia etmişlerdir.
Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır.
Simya bu amaçla “Felsefe taşını” aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir (Elixir) ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.
Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol Ars Magna (Büyük/ulu Sanat) olarak adlandırılmaktadır.
Tarih boyunca simya mistik ve pratik simya olarak iki yönde gelişmiştir. Pratik simya , kimya biliminin doğuşunda büyük rol oynarken , mistik simya,ezoterik felsefenin bir başka çehresi olarak günümüze kadar gelmektedir.
Mistik Simya
Pratik simyanın teorilerine ve sembollerine geçmede önce mistik simyayı incelemek gerekmektedir. Böylece pratik simyada da madde ile yapılan benzetmede aslında insana ait sonuçlar çıkarılabileceği çok rahat gözükecektir.
Simyanın, maddenin içinde sağaltım ile altını keşfetmesi, bir bakıma insandaki Tanrısal tözün ortaya çıkarılması ile benzerlik göstermektedir.
Metallerdeki hastalığın,kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi , uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi İyi için çalışabilir. Ars Magna , bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir.
Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.
Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana , tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde İksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir.
Öyleyse kendi içindeki Tanrısal tözü bulmak isteyen kişi , tıpkı maddenin saflaştırılması gibi , kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan , içindeki Felsefe taşına ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.
Bu , en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulmaktadır. VITRIOL aslında Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem” dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelmektedir. Bu pratik simyada kayıp taş ya da mineral olarak düşünülmekle beraber, aslında insanın Tanrı’yı , tanrısal olanı kendi içinde bulacağı anlamına da gelmektedir.
Bu şekli ile simya gerçek bir ezoterik doktrin olup günümüzde de bazı prensipleri ile yaşamaktadır.[/color]
Simyanın Temel Prensipleri
Simyacılara göre madde birdi ancak farklı şekiller almaktaydı. Madde ayrıca kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilirdi. Kuyruğunu ısıran yılan olarak gösterilen Ouroboros sembolü de bunu temsil etmekteydi.
Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktaydı. Evreni yaratan Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştu ; ancak bu Tek olanın farklı görünüşlerinden ibaretti. Her yaratılan unum in multa diversa moda , Türkçesi ile farklı şekillerde tek olan idi. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı aramaktaydı.
Bu yönüyle simya, kendinden önce gelen tek tanrılı ezoterik düşüncenin , dönemindeki temsilcisidir.
Simyaya eşlik etmiş olan ezoterik felsefe, Mısır tanrısı Thoth’a Yunanlıların yakıştırdıkları Hermes isminden ötürü Hermetik felsefe ya da düşünce , ya da kısaca Hermetizm diye adlandırılır. Orta Çağ boyunca Hermes’e atfedilen hermetik metinler Corpus Hermeticum diye adlandırılmışlardır.
Corpus Hermeticum genelde diyaloglardan oluşmaktadır. Hermetik metinlerden en önemlisi Zümrüt tablettir.
Hermetik felsefede ruh ve madde birbiri ile iç içe girmiştir. Birisi ötekinin farklı bir görüntüsüdür. Aynı şekilde çoğu hermetiste göre maddenin de bir ruhu vardır.
Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su , Hava olmak üzere dört elementin (Tetrasomia) varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element , Toprak ve Su , içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında , bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.
Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.
Simyacılar ayrıca , Zümrüt tabletlerde belirtilen “Yukarıda olan aşağıda olanın aynısıdır” prensibinden yola çıkarak da her bir gezegen ile bir metal arasında bağlantı kurmuşlardır. Buna göre bilinen yedi gezegen ile metaller arasındaki ilişki aşağıdaki gibidir :
Güneş > Altın
Ay > Gümüş
Merkür > Cıva
Venüs > Bakır
Mars > Demir
Jüpiter > Kalay
Satürn > Kurşun
Bunlar içinden Altın ve Gümüş mükemmel metaller olup diğerleri mükemmel olmayan metallerdir. Bir teoriye göre metaller demir > bakır > kurşun > kalay > cıva > gümüş > altın sırasını izleyerek altına dönüşmekte , bu süreç döngü şeklinde devam etmektedir.
Simya ile astroloji arasında da sıkı bir ilişki vardır. Her metale bir gezegen karşılık geldiği gibi, bazı reaksiyonların gerçekleşebilmesi için gezegenlerin uygun konumu da gözlenmektedir.
Simyacıların , gnostiklere benzer bir de evren modelleri vardı. Merkezde Dünya, daha sonra yedi gezegen , etrafında sabit yıldızlar , en dışta da saf ruhlar bulunmaktaydı, bundan sonrası ise Tanrı’yı göstermekteydi.
Simyacılar için Güneş de büyük önem taşımaktaydı. Güneş bazılarına göre hayatın kaynağı , hatta Tanrısal sözün görünebilir hali idi. Bu nedenle, simyacılar Dünya merkezli evren teorisinden Güneş merkezli teoriye geçişte fazla zorlanma yaşamamışlardır.
Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.
Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos / microcosmos ‘dur. Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir.
Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır : arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan.” demektedir.
Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise , Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.
Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.
Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)
Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit
Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu
Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne düalitesini göstermekte ve ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin oluşmasını sağlamaktadırlar.
Bazı simyacılar üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :
Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)
(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)
Tuz Ether
Cıva Su (görünür, likit)
(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının Su, her katının Toprak, her gaz Hava ve de her ısı kaynağı Ateş olarak adlandırılabildiğidir.
Pratik Simya
Simyanın en bilinen ve en yaygın şekli pratik simyadır. Simya pratiğini gerçekten bilinçli ve dönemine göre oldukça bilimsel yapan üstadların yanı sıra bir çok maceraperest de bu konu ile uğraşmışlardır. Ancak o dönemden kalma prensipler, özellikle de metodlar günümüz kimyasına da temel oluşturmuştur.
Simyacı için amaç Felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince Materia Prima diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak Cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.
Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.
Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için, böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.
İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.
Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine , ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.
Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.
Bazı simya metinlerine göre de Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensibin yanında Kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile Bilge Cıvası doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir , ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında Rosa Alba, Beyaz Gül ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan Bilge Kükürdü ile tamamlanır. Son aşama ise Kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu Kutsal birleşme sonucu Felsefe taşı ortaya çıkar.
Bazı metinlerde Felsefe taşı “AZOT” olarak adlandırılır. Bu doğal olarak bildiğimiz azottan farklıdır. Felsefe taşı bütün maddelerin başı ve sonu olarak görülmektedir. Bu yüzden Azot sözcüğü de bütün alfabelerde ortak olan A ile başlamakta, sırası ile Latin , Yunan ve İbrani alfabelerinin son harfleri olan, Z,O ve T ile bitmektedir.
Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir.
Ruhsal Rehberler
Ruhsal rehberlerimiz, yol göstericilerimiz, bize her zaman kendimizi hatırlatırlar.Hayatımızın değişik dönemlerinde, farklı alanlarda bize destek olur ve kendimizin en yüksek hayrına hangi yolu tercih etmemiz gerektiğini bize hatırlatırlar. "İçimden bir ses öyle dedi", "niye bilmiyorum, sanki oraya yöneldim", "sanki bir şey böyle yapmamın daha iyi olacağını söyledi" gibi anlatımlarla kişi rehberiyle etkileşimini anlatıyordur.
Rehberlerimiz çoğu zaman insanlık deneyimini tamamlamış ve bizlere ruhsal seviyede destek olan öğretmenlerimizdir. Nadiren de olsa bedenlenebiliyorlar. Ve bazen, bir dostumuz, yakınımız hatta hiç tanımadığımız ve ummadığımız biri aracılığıyla rehberimizden mesaj gelir!Amaçları; ruhsal yolculuğumuzda gelişerek ilerlememizi kolaylaştırmak ve yoldan uzaklaşırsak bize yolu hatırlatmaktır. Bu sebeple onları ayırt etmek kolaydır, zira sadece sevgi ve destek içeren mesajlar verir ve yargılamadan bize kendi yolumuzu hatırlatırlar. Yaptıkları çoğunlukla bize ayna tutmak ve kendi "en iyi" yolumuzu göstermektir.
Hepimizin Ruhsal Rehberleri olmakla birlikte çoğu kişi farkında değildir. Özellikle ruhsallığa kapalı kişiler rehberlerinin farkında olmazlar. Bazen ruhsal konularla ilgilenen kişiler de rehberleriyle iletişim içinde olmayabiliyor. "Ben kendimi biliyorum, ben bana yeterim, başkasına ihtiyacım yok" diyen kişiler de rehberlerine kapalı olabiliyorlar.
İnsanlık deneyimini yaşarken; hepimiz zorlu dönemeçlere, seçmesi zor yol ayrımlarına geliriz. Hangi seçim ruhsal gelişim yolunda bizim için en iyi olan yoldur, bunu sorar dururuz. Bizim için zorlu olan bir dönemde, peki bize düşen pay nedir? Nerede hata yapıyor, neyi atlıyor, neyi görmezden geliyor olabiliriz?Tüm bu sorular, biz o durumun içinde kaybolmuş durumdayken cevaplanması imkansız gibidir. Oysa rehberlerimiz, tüm hikayemizi bildikleri ve bizleri çok boyutlu olarak algıladıkları için o "karmaşık" durumdan çıkış yolunu bir kaç cümleyle anlatıverirler.
Farkındalığımız yüksek olarak, o günü, o anı yaşıyorsak rehberlerimizin mesajlarını çok daha kolay algılayabiliriz. Rehberlerimizle iletişimde olmanın en iyi yolu tabii ki, meditasyon yapmak.Hayatın içinde çoğunlukla zihnimizi kullanırız ve zihinsel kirlilik yani çoğunlukla dünden kalan düşünce yığınları bizi an'dan koparır. Meditasyon yaparken, zihnimizi düşüncelerden arındırarak nefesle bedenimize odaklandıkça, rehberlerimizden gelen mesajlara açık hale geliriz.
Onlara en çok, önemli karar aşamalarında, hayatımızdaki dönüm noktalarında ihtiyaç duyarız. Bazen bizi sakinleştirir, çoğu zaman da sevgi göndererek, varlıklarını bize hatırlatırlar. Özellikle zorlu dönemlerde çıkış yolu ararken bir Rehbere ihtiyaç duyarız. Bizler çok karmaşık ve özgün varlıklarız. Rehberlerimiz daha geniş bir bakış açısıyla bizlere baktıkları için, bugüne kadar olan yaşantılarımızı biliyor ve daha derin seviyede bizleri algılıyorlar. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durumun nereden kaynaklandığını biz bilincimizle kavrayamayabiliriz.Regresyon Terapisi çalışması esnasında rehberimiz bize yolu aydınlatır. Kişinin bugün içinde bulunduğu durumun nereden kaynaklandığını bildikleri için en doğru yönlendirmeyi yaparlar. Tabii kişinin hazır olduğu ölçüde!
Varoluşu kendi belirlediğimiz çerçeveden algıladığımız için bazen rehberimizin bize tuttuğu aynaya bakmaktan hoşlanmayız. Ve çoğu zaman bu sebeple rehberimizi duymaz, algılamayız. Oysa sadece gerçek bizi dönüştürür!
Rehberlerimizin farkında olursak bu müthiş desteğin ve yol göstericiliğin varoluşu ne kadar kolaylaştırdığını anlarız. Bu yolda yürürken Rehberlerimize şükran borçluyuz!
Terapi seanslarında rehberlerimizden gelen bazı mesajlar hepimiz için önemli;"kendi içinde mutlu olmak yeterli değil, başkalarına zarar vermemek de önemli"."içimizdeki zayıflığı bilmeden güçlenemeyiz!""dayanıklı ol, duygusal olarak güçlen!""yaşadığın olayları kendine dert etmek yerine yaşamayı öğren, çünkü en önemli vazifeniz yaşamayı öğrenmek. Yaşamak kelimesinin ötesine geçin. Yaşamak verilmiş en önemli hediye! Ölüp ruhsal aleme geçince bu deneyim, orada da ihtiyacınız olan şeyleri size verecek."
Rehberlerimiz çoğu zaman insanlık deneyimini tamamlamış ve bizlere ruhsal seviyede destek olan öğretmenlerimizdir. Nadiren de olsa bedenlenebiliyorlar. Ve bazen, bir dostumuz, yakınımız hatta hiç tanımadığımız ve ummadığımız biri aracılığıyla rehberimizden mesaj gelir!Amaçları; ruhsal yolculuğumuzda gelişerek ilerlememizi kolaylaştırmak ve yoldan uzaklaşırsak bize yolu hatırlatmaktır. Bu sebeple onları ayırt etmek kolaydır, zira sadece sevgi ve destek içeren mesajlar verir ve yargılamadan bize kendi yolumuzu hatırlatırlar. Yaptıkları çoğunlukla bize ayna tutmak ve kendi "en iyi" yolumuzu göstermektir.
Hepimizin Ruhsal Rehberleri olmakla birlikte çoğu kişi farkında değildir. Özellikle ruhsallığa kapalı kişiler rehberlerinin farkında olmazlar. Bazen ruhsal konularla ilgilenen kişiler de rehberleriyle iletişim içinde olmayabiliyor. "Ben kendimi biliyorum, ben bana yeterim, başkasına ihtiyacım yok" diyen kişiler de rehberlerine kapalı olabiliyorlar.
İnsanlık deneyimini yaşarken; hepimiz zorlu dönemeçlere, seçmesi zor yol ayrımlarına geliriz. Hangi seçim ruhsal gelişim yolunda bizim için en iyi olan yoldur, bunu sorar dururuz. Bizim için zorlu olan bir dönemde, peki bize düşen pay nedir? Nerede hata yapıyor, neyi atlıyor, neyi görmezden geliyor olabiliriz?Tüm bu sorular, biz o durumun içinde kaybolmuş durumdayken cevaplanması imkansız gibidir. Oysa rehberlerimiz, tüm hikayemizi bildikleri ve bizleri çok boyutlu olarak algıladıkları için o "karmaşık" durumdan çıkış yolunu bir kaç cümleyle anlatıverirler.
Farkındalığımız yüksek olarak, o günü, o anı yaşıyorsak rehberlerimizin mesajlarını çok daha kolay algılayabiliriz. Rehberlerimizle iletişimde olmanın en iyi yolu tabii ki, meditasyon yapmak.Hayatın içinde çoğunlukla zihnimizi kullanırız ve zihinsel kirlilik yani çoğunlukla dünden kalan düşünce yığınları bizi an'dan koparır. Meditasyon yaparken, zihnimizi düşüncelerden arındırarak nefesle bedenimize odaklandıkça, rehberlerimizden gelen mesajlara açık hale geliriz.
Onlara en çok, önemli karar aşamalarında, hayatımızdaki dönüm noktalarında ihtiyaç duyarız. Bazen bizi sakinleştirir, çoğu zaman da sevgi göndererek, varlıklarını bize hatırlatırlar. Özellikle zorlu dönemlerde çıkış yolu ararken bir Rehbere ihtiyaç duyarız. Bizler çok karmaşık ve özgün varlıklarız. Rehberlerimiz daha geniş bir bakış açısıyla bizlere baktıkları için, bugüne kadar olan yaşantılarımızı biliyor ve daha derin seviyede bizleri algılıyorlar. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durumun nereden kaynaklandığını biz bilincimizle kavrayamayabiliriz.Regresyon Terapisi çalışması esnasında rehberimiz bize yolu aydınlatır. Kişinin bugün içinde bulunduğu durumun nereden kaynaklandığını bildikleri için en doğru yönlendirmeyi yaparlar. Tabii kişinin hazır olduğu ölçüde!
Varoluşu kendi belirlediğimiz çerçeveden algıladığımız için bazen rehberimizin bize tuttuğu aynaya bakmaktan hoşlanmayız. Ve çoğu zaman bu sebeple rehberimizi duymaz, algılamayız. Oysa sadece gerçek bizi dönüştürür!
Rehberlerimizin farkında olursak bu müthiş desteğin ve yol göstericiliğin varoluşu ne kadar kolaylaştırdığını anlarız. Bu yolda yürürken Rehberlerimize şükran borçluyuz!
Terapi seanslarında rehberlerimizden gelen bazı mesajlar hepimiz için önemli;"kendi içinde mutlu olmak yeterli değil, başkalarına zarar vermemek de önemli"."içimizdeki zayıflığı bilmeden güçlenemeyiz!""dayanıklı ol, duygusal olarak güçlen!""yaşadığın olayları kendine dert etmek yerine yaşamayı öğren, çünkü en önemli vazifeniz yaşamayı öğrenmek. Yaşamak kelimesinin ötesine geçin. Yaşamak verilmiş en önemli hediye! Ölüp ruhsal aleme geçince bu deneyim, orada da ihtiyacınız olan şeyleri size verecek."
Ruhsal Enerji
Ruhanî gücümüz bizi kuşatan ruhsal enerjiyle beslenir ve ruhsal enerjimizin gelişmesi, tüm kimliğimizin gelişmesinin vesilesidir. Dua etmeyenler, ruhsal enerjiye kapalıdırlar.
Evren, sınırsız güneşe açılan pencereler gibidir. Evrendeki her oluş, o sınırsız enerjiden beslenerek gerçekleşir.Güneş, açılan pencereden girecek; pencereyi genişlettiğinizde ışığın hacmi artacaktır.
Evrenin Yaratıcısı her varlığa özel bir doğa (fıtrat) vermiş; her şeyi bir kalıpla çevrelemiştir. Her varlık o doğa üzerine doğar, büyür ve ölür. İnsan dışındaki canlıların fiziksel ve ruhsal doğası, kesin hatlarla tamamlanmıştır. Onlar pencerelerinin boyutlarını değiştiremez. İsteklerini kendi iradeleriyle geliştire-mezler. Çağlar boyunca süt veren inek, asla bal vermeyi öğrenemez.
İlâhî ışık, bir gül çiçeğinde ne kadar yansırsa, diğer gül çiçeğinde de o kadar yansıyacaktır. Asırlar geçer ve ağustosböceği-nin ruhanî penceresinden hep aynı miktarda ışık geçebilir. Bir arı çiçeğe kavuşmak istiyorsa, onun çocukları olan diğer arıların hayatları da sadece çiçeğe kavuşma dualarıyla geçecektir. Bitkiler bu çağda ne kadar güzelse, gelecek çağlarda da o kadar güzel olacak.Ancak insan ruhu, diğer canlıların aksine, gelişip değişmeye müsait yaratılmıştır. Bir gürgen çekirdeğinden hep gürgen ağacı gelişecektir. Oysa, bir insan çekirdeğinden isyankâr bir Firavun da çıkabilir; yüce bir Peygamber de yetişebilir.
Ruhunuzu açarsanız, İlâhî ışıklar kimliğinize doluşacaktır. Ruhunuzu ışığa açmanızın tek yolu, istemenizdir. Yüzeysel ve duygusuz istediğinizde, ruhunuzun penceresi küçücüktür. Gözyaşlarıyla ve muhtaç bir yürekle dilediğinizde, ruhsal enerji fırtınalar hâlinde ruhunuza akar. Kalbinizi ruhsal enerjiye, ışığa, feyze, nura açtığınız an, kalbinizden yüksek isteklerin geçtiği andır. Kimilerini hastalarına uzaktan bir ayna gibi tutarak, sağlığa aracılık yapmaya çalışıyorlar.
Ellerinizi açarak, secdeye kapanarak ya da boynunuzu iki büklüm önünüze eğerek de olsa benzer sonuçlara ulaşıyorsunuz: Reiki felsefesinde enerji istiyorsunuz; İslâm dininde nur (ruhsal ışık) talep ediyorsunuz. Sonra da nurlanan bedeninizi kuşatan devreyi, ışıklanan ellerinizi yüzünüze sürerek tamamlıyorsunuz.
2.700 hasta üzerinde yapılan 23 bilimsel araştırma, kendilerine haberleri olmadan dua edilen hastaların yüzde 57'sinde, ağrının azalması ve iyileşmenin hızlanması gibi etkiler ortaya çıkarmıştır..35 Dua ettiğinizde, yaratılan iyileştirici enerji hedefine ulaşıyor ve etkisini gösteriyor. Ateist 36 düşünürlerden Dan Barker, bu durumu plasebo37 etkisi olarak tanımlıyor. Duayı dinleyen ve isteneni yaratan Tanrı olmasa bile, aynı kendini sevdiklerine bağlı hisseden her hastada ortaya çıkacağını savunuyor.
DR. Pranklin Loehr gibi araştırmacılar, bu teze itiraz ettiler. Eğer dua bitkilere ve hatta cansızlara da etki ediyorsa, Parker'ın iddiası doğru olamazdı. Nitekim, bir grup bitki için 0ıurnlu, diğer grup bitki için de olumsuz yaptılar. Olumlu dua yapılan bitkilerin her defasında daha hızlı filizlendiğini ve daha gür yetiştiğini belirlediler. r-Ardından canlı bitkiler yerine, onları sulamada kullandıkları cansız suya dua ettiler. Dua edilen suyla beslenen bitkilerin filizlenmesi dua edilmeyen suyla beslenenlerden daha canlı ve hızlı gerçekleşiyordu. Bu deneyleri defalarca tekrarladılar ve hep aynı sonucu aldılar. Bu durum, duayla akan enerjinin, sadece insanların sağlıklarında değil, canlı bitkilerin ve cansız maddelerin üzerinde de etkili olduğunu ispatlamaktadır.
Evrenin ruhsal boyutunda (melekût), dua, nur, ruh ve melekle kuşatılmayan noktalar karanlıktır; yokluktur. Gözlerimiz maddenin ardına bakabilseydi, zifirî karanlığa yayılan melek kafilelerinin ışık nehirleri hâlinde akıp gittiklerini; semalar arasında şimşekler gibi çakışıp durduklarını görebilecektik. Sonra da dünyayı, her tarafı güneşlerin ışıklarıyla çevrili bir küre hâlinde algılayacaktık.Ötelerden dünya zeminine şimşekler gibi ruhsal ışıklar akıp durmaktadır. Devamlı ve belki de milyarlarca kez... Kimi ! ışıklar belki sicimler gibi inceciktir... Kimileri birkaç saniye sürmektedir. Sonra kimi köşelerdeki duygulu yaşlıların kalplerine j sürekli akan aydınlatıcı ışıklar göreceksiniz.
Ardından bir şimşek çakar ki, diğer tüm ışıkları gölgede bırakarak gözleri kamaştırır. Muhtemelen o anda masum bir kalp, uğradığı acımasız zulüm karşısında İlâhî yardım dilemiştir. Sonra bir güneş yükseliyordur sanki... Bir veli öyle yüksek bir kalple dua etmektedir ki, ruhanî bulutlardan süzülen ışık, dünyanın tüm ruhsal boyutunu aydın- ' tatmaktadır.
Ruhsal evrenin bu inanılmaz görüntüsü, ibadet eden Müslümanın hayatına şöyle yansır: "Namaz kılan için şu üç özellik vardır: Gökten tut, ta başının tepesine kadar sevap saçılır. Gökten ta ayaklarına kadar melekler kendisini kuşatır. Eğer namaz kılan, o esnada kiminle konuştuğunu bilseydi, yüzünü kıbleden çevirmezdi."39
Ruhsal evrende hayalen kendimizi gözlemleyelim: Karanlıkta mıyız? Kalbimize bağlanan bir ışık yok mu? Arada sırada olsun... Yanıp sönen ateş böcekleri gibi olsun... Hiç mi ışığımız yok?
Dr.Muhammed Bozdağ
Evren, sınırsız güneşe açılan pencereler gibidir. Evrendeki her oluş, o sınırsız enerjiden beslenerek gerçekleşir.Güneş, açılan pencereden girecek; pencereyi genişlettiğinizde ışığın hacmi artacaktır.
Evrenin Yaratıcısı her varlığa özel bir doğa (fıtrat) vermiş; her şeyi bir kalıpla çevrelemiştir. Her varlık o doğa üzerine doğar, büyür ve ölür. İnsan dışındaki canlıların fiziksel ve ruhsal doğası, kesin hatlarla tamamlanmıştır. Onlar pencerelerinin boyutlarını değiştiremez. İsteklerini kendi iradeleriyle geliştire-mezler. Çağlar boyunca süt veren inek, asla bal vermeyi öğrenemez.
İlâhî ışık, bir gül çiçeğinde ne kadar yansırsa, diğer gül çiçeğinde de o kadar yansıyacaktır. Asırlar geçer ve ağustosböceği-nin ruhanî penceresinden hep aynı miktarda ışık geçebilir. Bir arı çiçeğe kavuşmak istiyorsa, onun çocukları olan diğer arıların hayatları da sadece çiçeğe kavuşma dualarıyla geçecektir. Bitkiler bu çağda ne kadar güzelse, gelecek çağlarda da o kadar güzel olacak.Ancak insan ruhu, diğer canlıların aksine, gelişip değişmeye müsait yaratılmıştır. Bir gürgen çekirdeğinden hep gürgen ağacı gelişecektir. Oysa, bir insan çekirdeğinden isyankâr bir Firavun da çıkabilir; yüce bir Peygamber de yetişebilir.
Ruhunuzu açarsanız, İlâhî ışıklar kimliğinize doluşacaktır. Ruhunuzu ışığa açmanızın tek yolu, istemenizdir. Yüzeysel ve duygusuz istediğinizde, ruhunuzun penceresi küçücüktür. Gözyaşlarıyla ve muhtaç bir yürekle dilediğinizde, ruhsal enerji fırtınalar hâlinde ruhunuza akar. Kalbinizi ruhsal enerjiye, ışığa, feyze, nura açtığınız an, kalbinizden yüksek isteklerin geçtiği andır. Kimilerini hastalarına uzaktan bir ayna gibi tutarak, sağlığa aracılık yapmaya çalışıyorlar.
Ellerinizi açarak, secdeye kapanarak ya da boynunuzu iki büklüm önünüze eğerek de olsa benzer sonuçlara ulaşıyorsunuz: Reiki felsefesinde enerji istiyorsunuz; İslâm dininde nur (ruhsal ışık) talep ediyorsunuz. Sonra da nurlanan bedeninizi kuşatan devreyi, ışıklanan ellerinizi yüzünüze sürerek tamamlıyorsunuz.
2.700 hasta üzerinde yapılan 23 bilimsel araştırma, kendilerine haberleri olmadan dua edilen hastaların yüzde 57'sinde, ağrının azalması ve iyileşmenin hızlanması gibi etkiler ortaya çıkarmıştır..35 Dua ettiğinizde, yaratılan iyileştirici enerji hedefine ulaşıyor ve etkisini gösteriyor. Ateist 36 düşünürlerden Dan Barker, bu durumu plasebo37 etkisi olarak tanımlıyor. Duayı dinleyen ve isteneni yaratan Tanrı olmasa bile, aynı kendini sevdiklerine bağlı hisseden her hastada ortaya çıkacağını savunuyor.
DR. Pranklin Loehr gibi araştırmacılar, bu teze itiraz ettiler. Eğer dua bitkilere ve hatta cansızlara da etki ediyorsa, Parker'ın iddiası doğru olamazdı. Nitekim, bir grup bitki için 0ıurnlu, diğer grup bitki için de olumsuz yaptılar. Olumlu dua yapılan bitkilerin her defasında daha hızlı filizlendiğini ve daha gür yetiştiğini belirlediler. r-Ardından canlı bitkiler yerine, onları sulamada kullandıkları cansız suya dua ettiler. Dua edilen suyla beslenen bitkilerin filizlenmesi dua edilmeyen suyla beslenenlerden daha canlı ve hızlı gerçekleşiyordu. Bu deneyleri defalarca tekrarladılar ve hep aynı sonucu aldılar. Bu durum, duayla akan enerjinin, sadece insanların sağlıklarında değil, canlı bitkilerin ve cansız maddelerin üzerinde de etkili olduğunu ispatlamaktadır.
Evrenin ruhsal boyutunda (melekût), dua, nur, ruh ve melekle kuşatılmayan noktalar karanlıktır; yokluktur. Gözlerimiz maddenin ardına bakabilseydi, zifirî karanlığa yayılan melek kafilelerinin ışık nehirleri hâlinde akıp gittiklerini; semalar arasında şimşekler gibi çakışıp durduklarını görebilecektik. Sonra da dünyayı, her tarafı güneşlerin ışıklarıyla çevrili bir küre hâlinde algılayacaktık.Ötelerden dünya zeminine şimşekler gibi ruhsal ışıklar akıp durmaktadır. Devamlı ve belki de milyarlarca kez... Kimi ! ışıklar belki sicimler gibi inceciktir... Kimileri birkaç saniye sürmektedir. Sonra kimi köşelerdeki duygulu yaşlıların kalplerine j sürekli akan aydınlatıcı ışıklar göreceksiniz.
Ardından bir şimşek çakar ki, diğer tüm ışıkları gölgede bırakarak gözleri kamaştırır. Muhtemelen o anda masum bir kalp, uğradığı acımasız zulüm karşısında İlâhî yardım dilemiştir. Sonra bir güneş yükseliyordur sanki... Bir veli öyle yüksek bir kalple dua etmektedir ki, ruhanî bulutlardan süzülen ışık, dünyanın tüm ruhsal boyutunu aydın- ' tatmaktadır.
Ruhsal evrenin bu inanılmaz görüntüsü, ibadet eden Müslümanın hayatına şöyle yansır: "Namaz kılan için şu üç özellik vardır: Gökten tut, ta başının tepesine kadar sevap saçılır. Gökten ta ayaklarına kadar melekler kendisini kuşatır. Eğer namaz kılan, o esnada kiminle konuştuğunu bilseydi, yüzünü kıbleden çevirmezdi."39
Ruhsal evrende hayalen kendimizi gözlemleyelim: Karanlıkta mıyız? Kalbimize bağlanan bir ışık yok mu? Arada sırada olsun... Yanıp sönen ateş böcekleri gibi olsun... Hiç mi ışığımız yok?
Dr.Muhammed Bozdağ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)