reenkarnasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reenkarnasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2009 Pazar

Nereye bakmalıyız?

Ilahi adaletin gerceklesebilmesi icin gerekli olan olmazsa olmaz mekanizmadir tekrar dogum (reenkarnasyon). Bir tek yasam sansi oldugunu kabul eden, yani reenkarnasyona inanmayan sevgili dostlarin, yasamin icinde var olan bu olaganustu adaletsiz yapiyi nasil aciklayacaklarini merak ederim!!Bu canlarin ortak dayanagi olan; “Allah herkese akil ve mantik vermis. Neden onlarda bunu kullanmiyorlar?” deyip, muhtac olan insanlarin da aslinda calisip akillarini kullanarak iyi kosullara sahip olanlar gibi olabileceklerini soylemeleri dogrusu hic de saglam bir temele dayanmiyor.Bir tarafta Dunya’nin en guzel erkeklerinden veya kadinlarindan biri olarak dogan bir varlik tum bu ayricalikli nimetlere sahipken, diger tarafta tarif edilemez yapisal bozukluklara sahip bir can tum bu olumsuzluk ile hayat boyu yasamak zorundadir. Bir tarafta, Avrupa’nin en buyuk metropollerinden birinde yasayip muzik, astroloji, fen, mimari veya uzay teknolojisi gibi bilgi ve kultur kaynaklarindan en ust derecede yararlanabilen insanlar; diger tarafta Bitlis’in, Erzincan’in veya Hakkari’nin ucra koylerinden birinde hayatini tamamlamak zorunda kalan yari-kole hayati yasayan kadinlar...Bir tarafta, coplukte yasayan bir kadinin tecavuz sonucu dogurdugu ve onunla beraber copluk hayatina mahkum olan bir can, diger tarafta, Dunya’nin en zengin insanlarindan birinin evladi olarak dogan ve her turlu olanagin elinin altinda oldugu katlar, yatlar ve ucaklarla dolu bir yasam!!Hangi mantik veya akil sahibi bir insan bir kez bedenlenme sansina sahip oldugumuzu iddia ettikleri boyle bir yasamda herkesin Kozmik bilince ulasma yolunda esit kosullara sahip oldugunu soyleyebilir?!?Dogunun unutulmus bir koyunde erkek egemenligi altinda kendi 9 cocugu ile beraber kocasina, onun anne ve babasina da bakmak zorunda olup, ayni zamanda butun gun tarlada calismak durumunda olan bir canin bu anlamda bilinclenme sansi ne olabilir ki?!?Iste dunya hayatinda bir kez bedenlenme sansinin var oldugunu kabul etmenin yaratacagi tum bu adaletsizligi yok etmenin ve ilahi adaletin calismasini ve herkese esit sans taninmasini saglamanin en temel yolu, insanlarin reenkarnasyon yolu ile tum bu farkli kosullari farkli bedenlerde deneyimlemeleri ve butun bunlardan ders alarak bir sonraki yasamina bunlarin kazanimlarini aktarmalaridir. kilinmistir” sozunu hatirlayalim ve bunun reenkarnasyon denilen evrensel yasa ile ne ilgisi oldugunu ortaya koymaya calisalim.
Bu yazı buraya eklerken (alıntıdır), reenkarnasyon vardır veya yoktur tartışmasına girmiyorum. Amacım sadece düşünce ikliminde başka bir yön açmak..
Başıboş bir divane midir insan? Hiç bilmediği, yabancı bir yerde açıverir gözünü birden.. nereden ve neden geldiğini bilmeden.. sudan çıkmış balık misali! Kimi hiçbir şey olmamış gibi, sanki hep buradaymış gibi yaşar gider. Kimi öylesine yabancı hisseder ki ayak uyduramaz, savrulur gider. Kimi de yanıt aramak için bir şeylerin peşine takılır gider. Aslında ‘aidiyet’ yatar hepsinin ardında. Kimi buraya ait hisseder kendini, kimi ötede bir şeylere.. ve hatta kimi de başka şehirlerde bulabileceğini sanır, ah bir kaçıp gidebilse! Özlemin kapağını açıp içine bakmak varken, yükler sırtına, daha fazla çaba ve acı ile deneyim denizlerinde boğulur, ah bir cesareti olsa bakmaya! Ayakta kalabilmek için tutunacak bir dal arar durur ve bu dalı “yalnızlık korkusu” besler, o da ne kurur ne de yorulur. Kendini bütünlemek içindir oysa bütün çabası, bunun için çırpınır tüm hayatı boyunca.. ama yanlış yerlerde, yanlış kişilerde, başkalarında arar! Bir ilişkiden diğerine atlar, yüreği nice yanar. Öyle büyük bir yüktür ki ilişkilerin sırtına vurulan, er ya da geç ezilir kendinden büyük beklentilerin altında; “beni tamamla” der karşısındakine insan ama böylesine ilahi bir isteğin karşısında fani ne etsin? Yetmez eli, kolu, bacağı kısa kalır bir zaman sonra, sonsuzluğu nasıl doldursun, kaplasın sınırlı ve geçici olan? Sonsuzluk içimizde.. dışarıdaki her şey ise bir aynadan, gölgeden ibaret.
“Bir aşk ki olgun mu olgun; bir gönül alan sevgili ki güzel mi güzel. Ama bundan daha şaşılacak bir hâl olabilir mi ki, arı-duru su önümde akmada, bense susuzum.”Mevlâna (Rubailer)***Bedenini, eşyaları, ve dahi başkalarını böylesine sahiplenen insan, neden hayatının kontrolünü de sahiplenmez? Neden anlamak istemez iyi kötü başına gelen her şeyin sebebinin kendisi olduğunu? Başkalarını suçlar, kimseyi bulamazsa Tanrı’yı suçlar.. ya bilseydi, tanısaydı Kendini ve Tanrı’yı, bir sözü kalmazdı isyana bürünebilecek.***Bir bilmecedir şu hayat, sorusu da tek, cevabı da.. soru da sensin, cevap da..
Sevgi ve ışıkla

18 Kasım 2008 Salı

Reenkarnasyon ve Karma

Sonsuz olan bir oyun yaratır ve kendini sonsuz parçaya bölerek oyunun içine girer. Oyunun amacı 'sonluluğu' deneyimlemektir. 
Sonsuz herşeyi kapsadığından ve dolayısıyla bildiğinden "herşeyi bilmemenin ne demek olduğunu" bilmiyordur.

Belki daha önce herşeyi bildiği oyunları oynamayı da denemiştir ama öylesi hiç zevkli olmaz, çünkü oyunun,bulmacanın ne olduğu belliyken olayları, durumları 'gerçekmiş' gibi yaşayıp tat alması imkansızdır.Böylece sonsuz; sonlu olmayı seçer.Ama bu durum görünüşte geçicidir.Oyun, sonlu gözükenin kendi sonsuzluğunu keşfetmesi/farketmesi oyunudur. 

Sonsuz, oyuna kendisini bilerek, sonsuz olduğunu bilerek başladığında oyunun hiçbir anlamı,tadı, zevki kalmamaktadır. "Sonsuz, yani 'kusursuz dengede olan' nasıl olur da dengeyi bozup ,birşey isteyip, bir oyuna ihtiyaç duyup'' bir oyun başlatabilir, ya da neden başlatır? konusunda ayrıca tartışmak gereken bazı noktalar var, şimdi ona girersem konu iyice çapraşıklaşacak onun için şu anda buna girmiyorum. Esas bu nokta gerçekten de olayın en zor kısmı. Bunu daha sonra ele alacağım, ama buna doyurucu bir cevap vermek çok da kolay değil, sadece birkaç düşünce ileri sürülebilir ki, zaten burada söylediklerim de sonuçta birer düşünceden fazlası değildir. Sadece 'herşey'i açıklamak üzere en bütünlüklü kurguyu kurma girişimi'dir bu basitçe.

Çünkü sonsuz olduğunu bilen, bu sonsuzluğun keşfi oyununu,bulmacasını başka türlü çözememektedir. Kendisini bilerek başlarsa çözüm ortada olur çünkü. Kendi sonsuzluğunu açıkça gören bu oyunu nasıl oynasın? Bulmacayı farklı çözme ihtimali yok, hata yapma olasılığı yok; çünkü çözüm ortada olur o zaman. Bu yüzden çözümü bildiğiniz bir soruyu, bulmacayı farklı çözme şansınız,olasılığınız, hakkınız yoktur.Böylece, bir miktar da olsa kendisini, kendi sonsuzluğunu bilmeden bu oyuna başlaması gerektiği açıktır.

Peki ne kadar bilmemelidir? Yarı yarıya mı?Kendisini ne kadar az bilerek başlarsa oyun o kadar zevkli, anlamlı olacaktır.Ve kendisini ne oranda çok hatırlayarak başlarsa, o oranda oyundaki sonlu görünümlerinin özgürlüklerini (aslında bulmacayı farklı değerlendirme, hata yapma özgürlüklerini) ellerinden aldığının da farkındadır.

Aslında komik bir çelişki ki, oyundaki, bulmacadakilerin tek özgürlüğü aslında hata yapma, yanlış anlama özgürlükleridir. Çünkü ne derece oyunu yanlış anlayarak oyuna başlarlarsa oyun o derece zevkli olmaktadır.

İşte bu sebeple sonsuz oyuna hiçbir şey bilmeden, sıfırdan başlamayı seçer.
Kendisini sonsuza bölüp, sonlu olarak (esasen sonlu görünümünde demek daha doğru) ve sıfır bilinçle (hiçbirşey bilmeden) oyunun içine girer. Esasen bir oyun yaratmanın ve onun içine girmenin tek yolu da budur: "varlığa bürünmek yani sonluya dönüşmek" (ama dediğim gibi bu sonluluk sadece görünüştedir yani oyunda)

İşte ancak bundan sonradır ki; reenkarnasyon, varlık seviyeleri ve karma anlam taşır. Yani bu kavramlar az önce anlattıklarımdan daha sonra gelen (ikincil) kavramlardır.Sonsuz bulmacayı ışıktan yaratmaya karar verir.
Tüm madde/enerjiyi ışıktan yaratır. Ve bir bütünlük olduğu için, parçaları kendisine denktir ve tüm varolanı, olmayanı hem içten hem de dıştan kuşatır durumdadır. Böylece en küçük parçada da (foton), en büyük parçada da (evren-makrokozmos) bütünüyle vardır. 
Bu sayede oyunun bir gün (bu süreç gene de bir sonsuzluk içerir) biteceğine emindir, bu yüzden kendi görünümlerine sınırsız özgürlük vermekten kaçınmaz (ki bu aslında sınırsız hata yapma,yanlış anlama özgürlüğüdür sadece).

Oyunun yeterince detaylı, kapsamlı ve zevkli olması için bir varlık seviyeleri sistemi düzenler. Aslında bu sistem ışığın 7 kısımlı doğasında vardır. Yani bu 7 katlı kuantumsal yapı hem varlık/biçim/form seviyelerinde, hem bilinç seviyelerinde, hem maddenin yapısında, hem de enerjinin yapısında vardır (bilim şimdilik enerji paketlerinin kuantumsal yapısını keşfetmiş durumda). 

Aslında varolmak, sonsuzdan, birlikten sapmak demektir.Varoluşun tümü bir sapmadır. Bu varolma sapmasını oyunu yaratmak için kullanır sonsuz. Özgür irade de bir sapmadır.Özgür irade bir yanlış anlamadır. Kusursuz dengede olan sapma taşımaz.Bunların hepsi 'oyun için' düzenlenmiş ve 'sadece oyun içinde var ve anlamlı olan' şeylerdir.

Sonsuz kendi iradesini sonsuz parçaya bölüp 'sonlu olarak' oyunun içine girer.
Yani oyunun içindeki de gene kendisidir.

Sonsuz oyundaki özgürlüğü, anlamı, tadı koruyabilmek için oyuna asla müdahale etmemesi gerektiğini bilmektedir.Böylece foton, atom vs'den başlayan bir varlık dizisi içerisinde cansız, bilinçsiz dediklerimizi, bitkileri ve hayvanları deneyimler. Sonra da insanları. 

Sonsuz, sonlu olarak hangi varlık formunun içerisine girerse o formun bilinç ve eylem imkanları ile sınırlanmaktadır. Yani bitki iken bitki kadar anlayabilir, eylem de bulunabilir, hayvan iken ancak hayvan kadar. (Bu formlar ve onların bilinç, eylem imkanları oyun başlamadan önce sonsuz tarafından belirlenmiştir.) 
Öldükten sonra da varlık bedensiz kalmaz. Sadece aktif beden değişir. Yani o zaman da o formun imkanları ile sınırlıdır. Yani ölünce bulmacayı çözmüş olmaz. Ama öteki taraftan (öldükten sonraki gittiği yerden) bakarken oyunu bilmektedir ve neden bu tarafa geldiğini de bilmektedir 

Tüm bu sistemin, oyunun işlemesi için en uygun yapı olarak da reenkarnasyon sistemi uygun görülmüş. Foton,atom, bitki, hayvan, insan ve ötesi için, en küçükten en büyüğe kadar tüm formları birleştiren ve hiçbirine haksızlık, dengesizlik yapmayan tek yapı bu. Sonsuz kusursuz dengede olduğu için oyun da dengededir. Oyunun elemanlarından biri olan bir taş'ın haksız bir belirlemeyle 'baştan' taş olarak yaratılması, sizin ise oyunun diğer bir elemanı olarak kafadan insan olarak yaratılmış olmanız; oyunu düzeltilmesi imkansız derecede dengesizleştirmiş, adaletsizleştirmiş olurdu.

Şimdi; varlıklar sıfırdan başlar ve kendilerini ayrı, ayrık varlıklar olarak görürler. Öyle zannederler.Kendilerinin farkına varmaya başladıkları andan itibaren varlık kendisini beden olarak algılamaya başlar.
İnsan için örneğin; ruh (ya da daha doğru deyimle akıl,beden, ruh bileşimi demek gerek, çünkü ruh bedensizken de farklı bir düzeyde bir bedene, forma ve akla, bilince sahiptir) bir erkek ve dişinin birleşmesiyle genetik olarak sağlanan bedenin içine doğum öncesi girer (içinde midir sorusu biraz karışık, içinde veya değil ama bir şekilde bağlantı kurar) 

Ruh bedene bağlanınca artık o bağlandığı formun bilinç ve eylem olanakları ile sınırlanır. Kendini, neden oraya geldiğini, geçmiş hayatlarını hatırlayamaz. 
Çünkü insan formuna bu özellikler sağlanmamıştır. Örneğin hayvan formu geçmiş yaşamlarını hatırlayabilir, insanın normalde göremediği aura, enerji alanlarını görebilir. Ama 'benlik bilinci' ve soyut düşünme yeteneği pek olmadığı için oyunu çözebilecek durumda, kapasitede değildir. Bu yüzden bu formun bu tip imkanları barındırmasında sakınca görülmemiştir. 

İnsan 'kendini bilme' potansiyeline sahip bir formdur. Bu yüzden bu forma da aynı özellikler, imkanlar verilseydi oyun gene bir anda anlamını yitirirdi. Bu yüzden verilmemiştir.

İşte bu noktadan sonra bebek etrafına bakar, dokunur, şunu bunu yapar. 
Ve her yaptığı şey, aslında kendisine bir 'beden' olduğunu hatırlatmaktadır. 
Bir beden değil (ikinci derece bir akıl, beden değil) ruh (üçüncü derece bir akıl,beden, ruh bileşimi olduğunu) olduğunu doğrudan anlamasını sağlayacak hiçbir aktivitesi yoktur. 

Böylece kendisinin 'göründüğü kadar' olduğunu düşünmesi, o bebek haliyle çok normaldir.Bebek doğduğunda, baştan beyinde nöronların da hiçbir bağlantısı yoktur ve zamanla kurulur. Nöronlar arası bağlantılar kuruldukça insanın (mevcut insan formunun) bilişsel yetenekleri de gelişir.Böylece bebek kendini bir beden sanarak zaman içinde büyür. Beden sınırlı,parçalı, ayrık bir yapıdır.


Bu yüzden diğer varlıkların aslında 'bir şekilde' gene kendisi olduklarını anlayamaz (hepsinin içindeki aslında aynı sonsuzdur) Başkalarını düşünme, başkaları açısından düşünme yeteneği ilk gelişen yetenek değildir. (Çoğumuzda sonradan da pek gelişmiyor ya)Bu yüzden kendini düşünür, kollar ve bencillik yaparken aslında kendisinin 'diğer benliklerine' zarar verdiğinin de farkında değildir. 

Böylece başkasına zarar verdiğinin farkında olarak ama onun gene 'kendisi' olduğunun farkında olmayarak karma yüklenir. Başkasına zarar verdiğinin farkında olmasa da karma yüklenir, çünkü bu iş otomatiktir, tıpkı fizik kanunları gibi. Siz bir taşı, ayağınızın üzerine düşüp canınızı yakacağınızı bilmeden bıraksanız da, taş düşer. Sobaya dokununca yanacağınızı bilmeseniz de soba yakar. 

Karma da bunun gibidir. Yani bilmiyor olduklarınızdan da sorumlusunuz.
(Karma diye bir şeyin olduğunu, "Ne ekerse onu biçeceğini" de bilmez baştan insan, ama gene de sorumludur) 

Neden böyledir? 
Çünkü oyun budur, varlıklar böyle öğrenir; herşeyi bilir düzeyde bir oyun oynayamazsınız, çünkü o zaman ne hata yapma özgürlüğünüz kalır, ne de oyunun zevki, ne de oyun. 

Tabii bunun başka sebepleri de var. Sonsuz kusursuz dengede olduğu için varlıkları (kendi sonlu görünümlerini) yargılayamaz, cezalandıramaz, 
iyi ve kötünün bir anlamı yoktur o sonsuz birlik, bütünlük seviyesinde 
(sonsuz için hangi şey iyi veya kötü olabilir, ikisi de kendindedir/değildir ve kendisi 'varlık' bile değildir ki iyi ve kötü belirebilsin. Ancak oyunun içinde ve yönlenmiş olan, sonlu olan, varlık olan için tanımlı, anlamlıdır bunlar) iyi ve kötüyü belirlemez varlıklar adına. 

Onun yerine çok daha sade bir kural koyar: "Ne ekerseniz onu biçeceksiniz". 
Yani, 'ben' ekip biçtiğinize iyi,kötü, doğru, yanlış demem; siz yaptığınız etkiler size geri dönünce kendiniz anlayın, karar verin iyi miymiş kötü müymüş, doğru muymuş yanlış mıymış, demiş olur böylece. 

Bu yüzden tıpkı fizik kuralları gibi işleyen, ama fizik (madde/eylem) düzleme, uzaya göre yönetici konumda olan bilinç (duygu/düşünce) düzleminde, uzayında işleyen kurallar koymuştur. 

Bunlar otomatik işlerler ve her durumda dengeyi kurarlar. Ben bu kuralların tümünü bilmesem de sonunda dengeyi kuracaklarını bilirim, çünkü fizik yasaları da bilinç yasaları da aslında 'aynı yasanın' farklı düzlemlerdeki izdüşümleridir. (Sonsuz, hologramik şekilde kendini tekrar ettiğinden "yukarıdaki aşağıdaki gibidir". Aşağı ve yukarı tümüyle birbirine benzemez ama aşağıya bakarak yukarıyı ve yukarıya bakarak da aşağıyı tahminleyebilirsiniz) Burada da karma için örneğin; kasıtlı olarak zarar verenle, kasıtsız olarak zarar veren için aynı karma oluşmayabilir; kasıtsız olanda daha az ya da kasıtsız, rasgele bir şekilde vuku bulacak olan bir karma sözkonusu olabilir. 


Çünkü, kasıt, niyet bilinç uzayının bir elemanıdır ve madem ki kurallar bu bilinç uzayında gerçekleşiyor, tıpkı affetmenin karmayı durdurması gibi, bunun da etkili olması sözkonusu olabilir.

Bir de şu daha aşağı forma dönmeme olayına açıklık kazandırayım. Öncelikle oyunun amacına (kendi sonsuzluğunun keşfi) götüren yol, bilinçte/formlarda ilerlemeyi gerektirir. Bilinç o formun amacını, hedefini gerçekledikçe; oyun, bir sonraki daha fazla özgürlük, daha fazla bilinç, eylem kapasitesi sağlayan forma geçişe izin verir. 

Örneğin şu an 3. yoğunluk derecesinde insan formunda bulunuyoruz. Bu formun bir sonrakine geçebilmesi için keşfetmesi gereken şey 'koşulsuz sevgi'dir. Bu sevgiyi görmek ve diğer herşeyden daha önemli olduğunun farkına varmaktır amaç. "Yaşanan an sevgi taşır, bu devrenin amacı, bu sevgiyi bilinçli olarak görmek ve sapmaların farkına varmaktır". 

İçinde bulunduğumuz 3. derece dünyası bir "Güç" dünyasıdır. Herkes güce sahip olmak, yönetmek, başkaları üstünde kontrole sahip olmak ister. Güce karşı güç edimlerini heryerde görebilirsiniz. Şu anki, insan formunun döneminin karakteristiği budur. Herşey sizi çatışmaya ve bölünmeye iter. Saldırı karşı atakla şiddetlenir, nefret nefretle beslenir ve böylece sönümlenemez. 
İşte bu yüzden bu dünyada sevgiyi bulmak çok zordur ama ödülü de çok büyüktür (ödül bir sonraki forma geçmek, 4. dereceye). 

Bunu yapabilmek için sevgiyi yücelten, nefreti sönümleyen edimlerde bulunmak, olumlu düşünmek, güç hırsına kapılmamak, gücü sadece savunma ve korunma amaçlı kullanmak, başkalarının özgürlüklerini çiğnememeye maksimum ölçüde dikkat etmek(ki bu özgürlük 'bilmek, anlamak istememe' şeklinde de olabilir. Bu durumda o kişinin 'bilmeme, anlamama özgürlüğüne' karşı gelmeyip, o kişiye o konuyu anlatmayı bırakmak uygun düşer. Tıpkı sonsuzun bize bilmeme, anlamama, hata yapma özgürlüğü vermesi gibi,biz de bu hakkı başkalarına tanıyabilmeliyiz), şiddete şiddetle karşılık vermemek gibi özellikleri kazanmak gerekir.

Diğer yandan varlık, her dereceyi bitirdiğinde zaten o dereceye ilişkin karmalarını temizleyecek bilinç, eylem seviyelerine gelmişlerdir. Yani hem karmalarının sonuçlarını deneyimlemişler hem de anlayış,bilinç kazanmışlardır. Ve bu sayede bir sonraki forma ve onun bilinç, eylem olanaklarına geçmeye hak kazanırlar. 

Yani bir önceki varlık formlarına ilişkin hesap tamamdır, alacağı vereceği yoktur. (Birinin insanken hayvan olmasını sağlamadınız ki, böyle ağır ve saçma bir karma yüklenesiniz) 

Yani her yeni varlık formuna ilişkin derece 'kendi içinde' değerlendirilir. Ama bu ekilenlerin biçilmeyeceği anlamına gelmiyor. Eğer siz bu düzeydeki bir varlığın yarattığı etkileri onu daha aşağı başka bir düzeye indirerek dengelemeye çalışsaydınız, işte asıl o zaman dengesiz bir durum olurdu.

Ayrıca insan formunun bilinç, eylem olanaklarını deneyimlemiş bir bilinci siz böcek veya bitki formuna getirerek 'cezalandıramazsınız'. Çünkü bilinç, bitki veya böcek formu içine girdiği anda o formun bilinç, lem olanakları ile sınırlanır 
ve 'böcek veya bitki bilinci' de, daha önceki insan yaşamındaki insan formunun bilinç olanaklarına sahip olmadığından onun için hiçbir şey farketmez. Yani "Ben daha önceden insandım da, vah vah böcek oldum" diyemez bir böcek. 
Çünkü insan formunun bilinç olanakları böcek formununkinden çok daha büyüktür ve küçük olan büyük olanı çevreleyip kapsayamaz. Sizin böceğin böyle diyebilmesi için, 'insan formunun bilinç olanakları'na ihtiyacı vardır ki, o da onda yoktur.

Bütün oyunlar 'zaten' vardır, ama herkes sadece kendisinin içinde olduğu oyunu görebilmekte ve onu olası tek oyun sanarak "neden 'böyle' yönlenmiş olduğunu" sorgulamaktadır. KARMA NASIL İŞLER
Kategori: KARMA - REANKARNASYON
Karmanın işleyişini(olumlu ve olumsuz ) idare eden ya da kontrol eden hiçbir doğaüstü ya da dışsal varlık yoktur. Bilinçdışı bir şekilde bunların tohumlarını kendimiz üretiriz; uygun bir zaman geldiğinde de bunlar çimlenir ve kendi meyvelerini verirler. 

Gizemli bir fiziküstü melek, deva ya da tanrı, bir kukla oynatıcısının elindeki figürlerin tellerini çekmesi gibi, şahsen karmaya müdahale etmez ve karmayı idare etmez; karma, bir geri dönüş getiren, bir baskıyı kaydeden her tepkinin, kendi momentiyle ortaya çıkmasına izin veren evrenin dengesinin bir parçasıdır. 

Karmanın işleyişi, karmaşık sonuçlardan karmaşık sebeplere doğru geriye dönük olarak izlenir. 

En sonunda, bazen de oldukça önce, karma size ulaşıyorsa, bu tamamen acı verici değildir; bu terimin içinizi, kötü bir şeyin olacağına dair bir önseziyle doldurması gerekmez. Çünkü düşünmüş ve yapmış olduğunuz iyi bir şey, iyi bir geri dönüş de getirir. 

Bazı dönemlerde sıkıntıları ya da bazı zamanlarda uyuşmazlıkları olmayan hiçbir insan yoktur. Sıkıntılar, insan özgürlüğünü çevreleyen alın yazısının unsurlarından ortaya çıkar, uyuşmazlıklar ise insan ilişkilerini çevreleyen egoizmin unsurlarından. 

Karmik işlemler ve etkileri hakkındaki bilgisizliğiyle ego, kendi karşıtlıklarının ve kendi sıkıntılarının birçoğuna neden olur. 

Geleceği, büyük amaçlarımızla davet ederiz. Düşünüş biçimimiz, hislerimiz ve yaptıklarımızın sonuçlarını yaşarız. Doğanın kayırıcılığı yoktur, bize hak ettiklerimizi verir. 

Karma aslında kişinin kendi yaptıklarıyla perçinlenmesine karşın, aynı zamanda, o kişinin uzun süredir düşündüğü ve güçlü bir şekilde hissettiği şeylerden de oluşur. 

Karma işlemeye başladığında , ister iyi ister kötü olsun, başkalarının size verdiği karakterin belgeleriyle değil, kalbinizde hissettiğiniz güdüler, zihninizdeki tutumlar ve ellerinizle yapılan eylemler esas alınacaktır.

Olaylar ve ortamlar, kısmen ne olduğunuz ve ne yaptığınıza (bireysel karma), kısmen ihtiyaç duyduğunuz ve aradığınız şeye (gelişim), kısmen de bir üyesi olduğunuz toplum, ırk ya da ulusun ne olduğu, ne yaptığı, neye ihtiyaç duyduğu ve neyi aradığına (kolektif karma) göre size çekilir. 

Karma, kendini rastlantı gibi görünebilecek olaylar yoluyla ifade eder. Ancak bunlar, sadece yüzeyde böyledir. 

Olaylar kendi doğasına göre davranır. Dünya Fikri bu eylemleri gizli bir şekilde kaydeder ve uygun sonuçlarını geri yansıtır. Bu, olaylar için geçerli olduğu gibi, kişiler için de geçerlidir. Her birimiz, evrene bir notayla sesleniriz, evren de bize aynı titreşimde karşılık verir. 

Karma size, büyük ölçüde kendinize yapmış olduğunuz şeyi verir; tercih ettiğiniz şeyi vermez: Ama bu ikisinin bazen çakışması da oldukça mümkündür. Kısmen kendi sıkıntılarınızın yazarı iseniz, zihinsel güçle iyi talihinizi de kendinize çekiyorsunuzdur. 

Alın yazınız -payınıza düşen kader parçası- sizin belli bir işi, belirli bir görevi başarmanızı istiyorsa, bu durumda size belirlenen zamanda -tenha bir inzivada ne kadar vakit geçirirseniz geçirin- sizi inzivadan halkın arasına yeniden sürükleyecek olan içsel bir dayanılmaz istek sağlayacaktır.

Bu iş, geçen tüm önceki yıllar süresince sizin arzunuzdan uzaklaşmış ve bilinçli zihninizden gizli tutulmuş olsa bile, bu beklenmedik içsel kuvvete, alın yazısının kendini bu şekilde gösteren sesinden başka bir şey olmayan bu zorlayıcı emre yine de uymak zorunda olacaksınız. Evet, paradoksal olarak kişi kendi kaderini kendi benliğinde taşır. Karmanın bunun sebebini savunacak bir avukat göndermesine gerek yoktur. 

Yaşamınızda kendi reenkarnasyonlarınızın geçmişinden gelen kuvvetler ortaya çıkar ve sizi belli karar, eylem ve tutumlara doğru iter. 

Ouspensky'nin ebedi ve ezeli yinelenme kuramı hem doğru hem yanlıştır. Kendimizi ve koşullarımızı tekrar ederiz, ama hep farklı bir düzeyde. Bu bir daire değil, spiraldir. Yaşamdaki bir dönem ya da bir olay önceki birine karşılık gelir, ama onunla özdeş değildir. Gelecek, geçmişle benzeşir ama onun bir kopyası olmaz. Bu spiral size aynı benlik ya da aynı işi aynı şekilde geri getirmez: Farklı bir düzeyde ona karşılık geleni size getirir.

Görünüşteki sefaletlerimiz içsel başarısızlıklarımızın sembolleri ve işaretleridir. Çünkü otomatik olarak yaratılmış her acı ve otomatik olarak kabul edilmiş her kötülük, kaçınılabilir bir şeydir. Olayların sizi ne kadar incitebileceği tamamen olmasa da, büyük ölçüde size bağlıdır.

Egoizminizi ezecek güce ve sebep-sonuç dizilerine sızacak bir içgörüye sahip olsaydınız, görünüşteki sıkıntılarınızın yarısının, içsel karakterin zayıflığı ve eksiklerinden türediğini keşfedebilirdiniz. İçsel karakterinizin zayıf niteliklerini her gösterdiğinizde, dışsal olaylara da, bunların yansımalarını davet etmiş olursunuz. Öfkeniz, kininiz ve içerlemeniz, yeterince güçlü ve yeterince sürekliyse, bunu er geç sıkıntı, düşmanlık, anlaşmazlık, kayıp ve hayal kırıklıkları izleyecektir. 

Şanslı ya da şanssız ev numarası yoktur. Belli bir evde bir dizi talihsizlik yaşamışsanız bu evin numarasından değil, sizin karmanızdan kaynaklanan bir kusurdur. Kötü karmanızın, bu dönem süresince vadesi gelmiştir ve tamamen farklı bir numarası olan, tümüyle farklı bir evde oturuyor olsaydınız bile üzüntü veren deneyimler yaşayabilirdiniz.

Bu durumda karma, eninde sonunda, daha iyi için, karakterden ortaya çıkar, bu nedenle de eninde sonunda karmanız bir ölçüde değişir. Öyleyse bir zamanlar üzüntü yaşadığınız eve geri dönün. Bu kez öyle olmayacağını göreceksiniz. Şanssız numara diye adlandırılan şey, artık size zarar vermeyecektir. 

Tüm karmık eğilimler aynı anda bilinçte bulunmaz; bazılarının potansiyel halden çıkıp kinetik duruma geçmesi gerekir. 

İnsanlar, ahlak alemindeki sebep sonuç kuralının, bilimsel alemdekinden aşağı kalmadığı konusunda uyarılmalıdır. Çocukluk döneminden başlayarak bu ilkeyi göz önünde tutacak biçimde eğitilmelidirler. Acıya davetiye çıkaran ya da sıkıntıyı üzerine çeken veya engellenmeye yol açan eylemler konusundaki sebepleri oluşturmaktan kendilerini sorumlu hissetmeleri sağlanmalıdır. 

Temel düşünce ve eylemlerimizle, yaşam deneyimlerimiz arasında kaçınılmaz bir denge vardır. Bu denge kendini en az beklenen yerde, ahlaki alanda gösterir. Yanlış yaptığımız şeyler, yalnızca başkaları için değil, öncelikle kendimiz için üzüntü getirecektir. İyi eylemlerimiz, iyi bir talihin geri dönüşünü ortaya çıkarır. Bu ince ahlaki sorumluluk yasasının işleyişinden kurtulamayabiliriz. Sebep sonuç ilişkisi, altı sonuç olan bir çarkın tepesidir. Bu, kolektif olarak doğru olduğu kadar bireysel olarak da doğrudur.

Bir kişinin, kendi mutluluğunu başkalarının içinde bulunduğu çok kötü bir durumdan kurabileceğini düşünmesine yol açan yanlış ahlaki inanç, yalnızca karmanın gerçekliğiyle ilgili bir bilgiyle bozulabilir. 

Düşünceler yaratıcı olma eğilimindedir ve er geç genel çevrenizde karmik meyve üretir. Bu aynı zamanda ahlaki yaşamınız için de doğrudur. Burada, düşünceleriniz için karmik olarak etkili olmadan önce kendilerini eyleme dönüştürmeleri her zaman gerekmez. Yeterli yoğunluğa sahipler ve yeterli bir süre boyunca devam etmişlerse, er geç dışsal koşullarda bile uygun sonuçları ortaya çıkaracaklardır. Bu gerçek bir örnekle daha açık gösterilebilir. Sürekli olarak bir kişinin ölmesini istiyorsanız, ama sonuçlarının verdiği korku yüzünden o kişiyi öldürme cesaretiniz yoksa, ölümle ilgili düşünceleriniz bir gün dengelenmiş bir biçimde size geri dönecektir.

Bu durumda kendiniz şiddet içeren bir ölümün acısını yaşar ya da ölümcül bir kazaya kurban gider veya kinin karakterinizi kemirmesi gibi vücudunuzu kemiren bir hastalığa yakalanırsınız. Bu yüzden her ne kadar gerçekten cinayet işleme suçu olmasa da cinayeti düşünmek yüzünden fiziksel bir ceza çekersiniz. 

Benzer nedenler yüzünden, hastalıklı düşünüş alışkanlıkları kendilerini bedenin hastalıklı rahatsızlıkları olarak gösterebilir. Doktor böyle bir rahatsızlığın o anki fiziksel sebebini doğru bir şekilde görebilir, ama belki aşırı öfke, hastalıklı bir nefret, çok kuvvetli bir korku, aşırı şehvet ya da alışkanlık halini almış kin olan asıl zihinsel sebebi göremeyebilir.

Elbette, bir hastalığı olan herkesin geçmişte ya da şimdide olumsuz bir şekilde düşündüğü şeklinde mantığa aykırı bir çıkarıma varmamalıyız. Vücudun, her ne kadar ihlallerin pek çoğu genellikle bütünüyle bilgisizlikten meydana gelse bile, ceza görmeden ihlal edilemeyecek kendi sağlık yasaları vardır. 

Bu tamamen olasıdır, çünkü varoluşun tüm temeli zihinsel bir temeldir. Karmik süreçteki yaratıcı faktör zihnin kendisidir. Sonuç olarak zihinsel bir değişim, bize karşı işleyişi kökten ve uygun bir şekilde değiştirilecekse, gerekli bir değişimdir. 

Yüklüğünde bir acı ya da talihsizlik iskeleti olmayan hangi zengin, gıpta edilen bir aile vardır? İki ya da üç iskeleti olan bazıları olduğunu kim bilmez? Bu karanlık günlerde birçok kişinin fark etmiş olduğu gibi, yaşamın, çok istemiş olduğunuz şeyleri yok edecek uğursuz ellerine uzanan gizemli ve güçlü karmik etkiler içerdiğini fark etmiş olabilirsiniz; bu sizin başarıya ulaşmanıza olanak tanır, sonra da bunu gözlerinizin önünde yok eder; sağlığınızı, belki de size yakın olan ve sevdiğiniz kişilerin yaşamlarını harap eder. Kalbiniz sessiz sessiz kan ağlamış olabilir. 

Eylemlerimizin başkalarını incittiğindeki gizli acıdan kendi yüklerimizi yaratırız ve kinle ilgili düşünceler ortaya çıkardığımızda ise sert, mutlak sonuçlar ortaya çıkarmaktayızdır. Şehvet, hırs ve öfkenin kuvvetleri, insanlığı bu kadar çok karmik sıkıntı ve sefalete götüren kontrolsüz, serbest ve yönü belirsiz kuvvetlerdir. 

Ateş bir yiyeceği pişirmek için de kullanılabilir, bir insanı yok etmek için de. Ateşin kendisi kötü değildir, iyi ya da kötü olan şey, ateşin iyi ya da kötü amaçla kullanılmasıdır; bu da kişinin kalbindeki isteklerin ve geçmiş yaşamlardan getirmiş olduğu eğilimlerin ne olduğuna bağlıdır. Bu yüzden aslında kötü güçler, her şeyden önce kendi kötü düşüncelerimizdir. Dünya, insanlar zihinlerini rahat bırakır bırakmaz kötülükten kurtulmuş olacaktır. Zihin karmanın işleyişiyle gerçekleştirilen bir birimdir. Yapılan şeylerin karşılığının nasıl verileceğim açıklamak için ekstra kozmik doğaüstü bir varlığı çağırmaya gerek yoktur. 

Karşılık yasası yalnızca bizi doğru düşünce, duygu ve davranışa zorlayacak bir yasa değildir. Daha yüksek bir düzlemde, Yüksek Benlik vardır. Burada dünyada ya da bir ötealemde bir yerde, iyilik için hiçbir ödül, kötülük için ise hiçbir ceza olmasa da, yine de, Yüksek Benlik aracılığıyla, en saf niteliğimiz olan şefkati ifade etmek en yüksek mutluluğumuzun bir parçası olabilir. 

Kendi eylemleriniz, sonrasında başka bir kişinin başka eylemlerine yol açacaktır. 

İnsani araçlar başkalarının acı çekmesinde sebep olur ve bunlar onun insani kötü niyetlerinin sebeplerini oluşturur. Her iki ifade de doğrudur. Bunlar belki aklımıza gelebileceği gibi çelişkili değil, tamamlayıcıdır.

Alın yazısı, zarar vermek istediğinde doğal olarak ahlakı bozuk bir kişiyi ya da bir an için düşüncelerine kulak asmaksızın duygularını körü körüne takip edebilecek birini veya yıllarca pişmanlık duyacağı bir şeyi bir anda yapabilecek düşüncesizce hareket eden birini arar. Böyle bir şey için çok iyi ya da çok akıllı birini arayarak vakit kaybetmez. 

Daha yüksek amaca doğru yönlendirilmemiş bir yaşam, Yüksek Benlik bilincine katılan biri olma konusunda tamamen ilgisiz olan bir zihin; bu başarısızlıklar, insanları hem bedensel kullanımları, hem de ölüm sonrası var oluşları süresince sessizce kınar. 

İhmal suçları, en az eylem suçları kadar karmik açıdan önemlidir. Yapmış olmamız gereken ama yapmadığımız şeyler de bir karma oluşturucusu olarak sayılır. 

Kasıtlı eylemsizlik bile, bir karmik sonucun meydana gelmesinden kaçamaz. Gizli bir, eylemde bulunmama kararı içerir, bu 2006 - KARMA (REANKARNASYON) NEDİR?
Kategori: KARMA - REANKARNASYON

Karma (reankarnasyon) basitçe yeniden doğuş demektir. 
Batı kültürlerinin, yeniden doğuşu reddedişlerinin temel nedeni, sosyal ve ahlaki eksikliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu reddediş, insan davranışlarının muhasebesini ortadan kaldırdığı gibi seçim yetkisini elinden alır ve evren planı üzerinde alınan yer bilgisinden mahrum bırakır. Dolayısı ile pek çok insan için Tanrısal kaynak inancı yoktur. “Kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın” türü bir ifade “Gönderdiğiniz, size geri döner” eklemesi olmadan ve tekrar döneceğimiz bilgisi yokken, hiç bir anlam ifade etmeyecektir. 

Ölüm, yaşamın sonu olarak kabul edildiği için ölümün engellenmesi en önemli amaç olmuştur. İnsanların seçimlerinini, isteklerinini, davranışlarını, reankarnasyon dikkate alınmadan açıklamaya çok fazla gerek yoktur. Eğer ruhun sonsuzluğu yok ise, hayatın ve dünyanın da fazla bir anlamı yoktur. Ölüm, kısa ömrümüzün sonu ise yağmur ormanlarını korumaya, tehlikede olan canlı türlerini kurtarmaya, ozon tabakasının bozulmasına engel olmaya....vb. gerek yoktur! Eğer kaynaklar, birinin kendi hayatı sonuna kadar var olacaksa, bu yeterlidir. 

Ya ölüm son değilse? Ya insan bozduğu ya da düzelttiği dünyada yeniden yaşayacaksa? Ya insan başka insanlara ve hayvanlara karşı iyi ya da kötü davranışlarını, kendiside deneyimleyecek ise? Ya başkalarına yaptıklarımız, bize geri dönecekse? Ve her iyileştirilmemiş acı, sonunda ve tamamen mutlaka iyileştirilecekse?

Reankarnasyon, yahudiliğin ve hıristiyanlığın ilk dönemlerinin temel doktrini idi; aynı şekilde doğu dinlerinin İslam’ın, Budizm’in, Hindu dininin, bir çok Afrika ve yerli Amerikan kabilelerinin özünde yer almaktaydı.....Ölürüz ve bir çok kez yeniden doğarız. Bu kavram evrendeki planın kesinliğini ve rahatlığını beraberinde getirir. Bizim kısa ömürlerimiz, insan olmanın ne demek olduğunu tamamen anlamamız için yeterli değildir. Bu nedenle bir çok kez vücut bulmak, dersin tamamen öğrenilebilmesi için bir imkan sağlar. Hayatın anlamı, hem pozitif hemde negatif anlamı ile insan olmanın ne demek olduğunu öğrenmektir. Bu deneyimi yaşayarak, hayatın tam olarak anlamına erebiliriz. İnsanlar olgun bir yaşta ve olgun deneyimler ile bir başka hayata geçerken, ruhlarda olgunlaşmış, büyümüş ve pek çok hayatla değişik dersler öğrenmiş olurlar. 

Karma insanın tüm hayatını bağlayan ve öğrenilecekleri / çalışmayı her ruh için düzenleyen bir mekanizmadır. Herkes hayatı en az bir kez anne olarak, baba olarak ve çocuk olarak deneyimlemek zorundadır. Herkes mutlu hayatları, mutsuz hayatları, sağlıklı olmayı, hasta olmayı, güçlü olmayı, güçsüz olmayı, sevgiyle dolu olmayı ve kendini adamayı deneyimleyecektir. Birlikteliği öğrenmek için herkes tüm yaşamı ve bir çok yaşam süresinde, bir ruh eşi (ya da eş ruhu) olacaktır. Herkes birliktelikte kadın olmayı, erkek olmayı deneyimleyecek; ilişkilerde heteroseksüel, lezbiyen ve gay olmayı yaşayacaktır. Hiç değilse bir kez, nasıl olduğunu anlayabilmek için herkes kötü veya suçlu bir hayat yaşayacaktır. Başkalarına karşı şefkatli olabilmek için de kötü muameleye maruz kalacaktır. 

Bizden beklenen, dürüstlüğü, şefkati, kendimizi ve başkalarını sevmeyi, hayvanlara ve dünyaya saygılı olmayı öğrenmemizdir. Her vücut bulma, insanlık ve dünya için hizmet etmeyi gerektirir; ruh geliştikçe hizmet derinleşir ve her yeniden doğuşun amacı haline gelir. Ruhun gelişmesi ders programı, yaşam ise üniversitedir. Her yaşam süresi, bir başka kurs çalışması, bir başka derstir. Eğitim tamamlandığı zaman ruha iki seçenek sunulur; başkalarına yardım etmek amacı ile geri dönmek veya hayat geçişleri arasında kalıp, vücutlara yol göstermek. Geri dönenlere “Bodhisattva” denir ve bir çoğu şu anda dünya üzerinde vücut bulmuştur. Bu bütünlüğe ermek için tüm karma arındırılmış ve iyileştirilmiş, her öğreti, tersi de dahil olmak üzere deneyimlenmiş ve ruh tüm hayatın tek olduğunu anlayacak kadar gelişmiş olmalıdır. Bu farkındalık, her yeniden doğumun ve reankarnasyonun temel faktörüdür. 

Bunların hepsini nasıl biliyoruz? Küçük çocuklar bazen en yakın geçmiş zamanlardan bahsederler. Bir çok yetişkin rüyalar ile daha önceki zamana geri dönüşler yaşar. Bir yer ya da bir devreden / çağdan / tarihten büyük bir merakla etkilenirler ve hiç görmedikleri ya da üzerinde çalışmadıkları bir kültürün detaylarını içlerine doğmuşcasına bilirler. Bir kimse bazen, akıl yolu ile bir açıklama olmamasına rağmen, yaşamında yeni tanıştığı birinden çok etkilenebilir, çok korkabilir ya da çok itici bulabilir. Aşıklar bazen, önceden de birlikteymişler gibi çok güçlü bir hisse kapılırlar. Fobilerin bazen insanın yaşadığı hayat içinde hiç bir mantıklı açıklaması bulunamaz. Oysa ki geçmiş yaşamlara gidildiğinde ve yaşanmış travmaların üzerleri açıldığında fobilerin açıklamalarına kavuşulur. Meditasyonu veya diğer yollarla ruhsal gelişmeyi öğrenmiş olanlar, geçmiş yaşamlara ait arkadaşların, düşmanların ve durumların kendiliğinden gelen görüntülerini deneyimleyebilirler.

Hipnoz yöntemi de, geçmiş yaşamlara giderek bir takım bilgiler elde edilmesi için kullanılmaktadır. Son yüzyılda hipnoz, meditasyon yolu ile reankarnasyon, karma ve geçmiş yaşamların doğası ile ilgili araştırmalar yapılmaktadır. Budist ve Hindu yazılı metinlerinin tercümeleri ile insanlar, kendi hayatları ile ilgili merak ettikleri pek çok bilgiye kavuştular. Dha önce yaşadığını bilen, bir ya da bir kaç geçmiş yaşamını öğrenen kişi için hayat ve ölüm yeni bir anlam kazanmakta ve açıklanamayanlar belirgin hale gelmektedir. 

Karmanın “göze göz, dişe diş” olarak tanımlanması yanlıştır; karma ne bu kadar kolay ne de bu kadar basittir. Bu her zaman; bir kimse bir hayatında birini öldürürse, bir sonraki hayatında başka biri onu öldürür demek değildir. Daha doğrusu karma, aynı yaşam sürecinde iyileştirilmemiş acı olarak anlaşılabilir. Bir hasar/yara insanın aurasında (zihinsel beden ve zihin ağında) kalır, yara bir kaç kez tekrar edebilir ve karma deseni olabilir; ta ki farkına varma ve öğrenme ile serbest bırakılana kadar. İyileşme olana kadar devam eder ve kişi aynı şeyi tekrar yaşar; bu öldükten ve tekrar doğduktan sonra da devam edebilir. İyileşme gerçekleştiğinde ise acı sona erer. 

Karma bir ceza değildir. Basit olarak; açığa çıkarılıp, temizlenip yok edilmesi gereken bir yara/üzüntü enerjisidir. 
Bir üzüntü/acı, aynı şeyin tekrar etmemesi için bir ders taşır. Karma, bir öğrenme yolu ve ruhsal büyüme metodudur. Her birey, bu yolla davranışlarının sonucunu ve acısını öğrenir ve anlar. Bu sonuçları anlayarak, kendine ve başkalarına acı değil mutluluk verecek şekilde davranmayı öğrenir. Bu öğrenme gerekli ve çok önemlidir. Herkes bu dersi öğrendikten sonra dünya üzerinde acıya ve karmaya gerek kalmayacak ve dünya değişimi tamamlanmış olacaktır. Bir birey bu dersi tam olarak öğrenip, enerji sisteminde ki eski travma ve acıları/verdiği hasarları iyileştirdikten sonra, tekrar dünyaya gelmesine gerek kalmayacaktır. Artık acı çekmeyecek ve kimseye acı vermeyecektir. 

Bu, dünyanın değişiminde olduğu gibi bireyler ve gezegenlerde de aynen sözkonusudur. Şu anda insanlar derin acılar yaşamaktadır çünkü tüm eski acılar henüz tam olarak iyileştirilmemiş ve yok edilememiştir. Meydana gelen afetler, felaketler insan hayatında olduğu gibi, bir anlam taşımaktadır; hayat gücünün onuru için hükümetleri ve milletleri değişime zorlamaları gibi… Bununla yüzleşemeyen insanlar dünyamızda yaşıyor ve bir sürü genç ölümler oluyor. 

İyileşmemiz için yalnız değiliz. Karmanın arınması ve kurtulması için basit, ılımlı ve herkesin ulaşabileceği araçlar mevcuttur. Dünya değişiminin en önemli parçası olarak, belki de dünyanın kuruluşundan bu yana ilk kez karmik iyileşme zamanındayız. Bu çok önemli ve gerekli iyileşme hem bireyler hemde dünyamız için son derece önemlidir. İnsanlar iyileştikçe, dünya iyileşecektir. 
Celila Fenn

Gariplik

Merhaba arkadaşlar; 
Kafam karışık ve sizin de bu konudaki görüşlerinizi merak ettim. 

Pek çok insan Tanrı'nın herşeyi kontrol ettiği düşünür.Evreni, gezegenlerin hareketlerini, canlıları, insanları...Esen bir rüzgarın bir bitkiyi ne kadar eğeceğini, polenlerinin hangi noktalara geleceğini, ne zaman yeni bitkinin oluşup ilk böceğin ne zaman geleceğini bilir Tanrı. 
Şunu açıklığa kavuşturalım Tanrı herşeyi yaratmıştır ama yarattığı şeyi yönetmez, kontrol edip hatalarını düzeltmeye çalışmaz.Bir örnek üzerinden konuşalım mesela evren.Tanrı evreni yaratmıştır, evren enerjidir.Tanrı herşeyi mükemmel yaratmıştır.Hepimiz biliriz dünya güneşe 1 cm yakın olsaydı şöyle olurdu; uzak olsaydı şöyle olurdu gibi hikayeleri.İşte böyle olmamasının nedeni herşeyin kusursuz olmasındandır.Herşey o kadar kusursuzdur ki müdahale gerekmez.Tanrı evreni yönetmez bir kere yaratmıştır ve bitmiştir.Çünkü düzene sokulacak bir şey yoktur.Enerjilerin mükemmel enerjisi içinde evren sürüp gitmektedir.Eğer Tanrı'nın elinin her an üzerimizde olduğunu düşünürsek, yaratımında bir hata olduğunu varsayarız ki Tanrı her an müdahale etmeye hazır olsun.Şöyle bir benzetme yapılabilir.Tanrı evreni yaratmştır ve arkasına yaslanmıştır.Çünkü yarattığı şey kusursuzdur zaten bu yüzden Tanrı'dır. 
İnsan ikiye ayrılmış durumda.İnsanın hayata bir kere geleceğini ve böyle olmadığını düşünenler. 
İnsanın dünyaya bir kere gelip; yaşayıp, ölüp sonra bu hayatına göre yargılanıp cennet yada cehenneme gideceği fikri açıkçası bana garip geliyor.İçimdeki Tanrı imgesine, eğer onun küçücük bir parçasını tanıdıysam işte orası karşı çıkıyor. 
Benim Tanrım sevgiden oluşmuş, herkesi kucaklayan biri.Öfke yada nefret beslemez kin tutmaz. 
Cennet veya cehenneme gittikten sonra ne olacak?Cezamız gereği bir süre cehennemde kaldıktan sonra cennete mi gideceğiz?Yoksa ebediyen cehennemde mi kalacağız?İyi biriysek ebediyen cennette mi kalacağız? 
Kuranda neredeyse her surede şöyle bir ifade geçer: "Sonunda ona döndürüleceksiniz." Bunun anlamı ebediyen cennette mi yaşamaktır? 
Hepimiz bir balçıktan yaratıldığımızı, içimize Tanrı'nın kendinden bir parça üfleyerek yaşam kazandığımızı biliriz.Yani aslında hepimizin içinde Tanrı'nın bir parçası var.Yani hepimiz aslında Tanrıyız.Birbirimize bakarken Tanrı'yı onun yaratımını görürüz.Tanrının mutlak bir gücü vardır. 
Peki öyleyse neden yaşıyoruz?Neden direk Tanrı'ya döndürülmüyoruz?Neden cennete gidecekler cennete, cehenneme gidecekler direk cehenneme gitmiyor?Tanrı'nın bunu bilebilecek güce sahip olduğunda hemfikiriz.Neden dünyayı görmek zorundayız?Bazıları bu konuda insanın yaptıklarını görmesi gerektiğini düşünüyor.Sonra birden kendini cehennemde bulunca ne yaptım da böyleyim diye sormaması içinmiş.Yapmayın lütfen.Tanrı bu kadar aciz değil.Eğer Tanrı böyle olmasını isteseydi insanların kendilerini bilmelerini elbette sağlardı.Yani diyebiliriz ki Tanrı, direk cennet yada cehenneme gidiş gibi birşeyin olmasını istememiş.Neden?İşte kilit nokta burası. 
Bugün eğer siz Avrupa'da doğsaydınız Hristiyan olurdunuz, İsrailli bir ailenin çocuğu olsaydınız Musevi.Halbuki biz biliyoruz ki ve konuda ÖVÜNÜYORUZ ki Allah katında müslümanlar diğer dinden insanlara göre daha avantajlı.Bunu duyan biri diyorki başka dinden doğan insan aklını kullanıp araştırmalı, doğru yolu bulmak için çabalamalıdır.Yapmayın lütfen bu kadar basittir yani bu iş.Bugün Afrika'da bir kabilede yada Asya'da bir şaman köyünde doğsaydınız ne yapacaktınız?Dinim doğru değil dur bi gidip kütüphaneyi araştırayım oradanda internette googledan aramaya devam ederim mi diyecektiniz?Peki en başta size yanlış yolda olduğunuz bilincini kim verecekti?Yoksa Hz.İbrahim gibi düşünerek bulmaya çalışırım mı diyorsunuz?Peki ya dininiz sizi yeterince tatmin ediyorsa?Neden başka bir inanç arayacaktınız?O zamanda doğruyu bulmak için çabalar mıydınız?Bugün İslam'ı ve fikirlerini üstün körü de olsa duymamış insanlar olduğunu kabul ediyoruz.(İslam'ı doğru yol olarak kabul ettiğimiz için onun adını verdim)Tüm hayatı boyunca yerel bir kabile dinini yaşayıp ölmüş insanlara ne olacak?Onlar cennette daha yüksek katlardaki Müslümanları görüp bana birşey öğretilmedi demezler mi?Allah bunu bilmiyor mu?İnsanın hayatını bir kere yaşamasının garip yanlarından biri. 
İnsanın amacı, yaratımın amacı budur yani.Yaşa, öl, cennete cehenneme git.İşte sonunda Tanrı'ya döndürülün!Hayır değildir!Tüm yaratım, bizim bilemediğimiz varlıklar bile Tanrı'ya ulaşmaya çalışırlar.En üsttedir o mükemmeldir.Ona ulaşıp, ona döndürülebilmek için ruhun da mükemmel olması gerekir.Bu yüzden her ruh dünyaya defalarca gelip deneyim kazanırlar.Deneyimlerinden ders alırlar, giderek olgunlaşırlar, titreşimleri yükselir. 
Evrenin aktığı yer budur işte.Nihai amaç Tanrı'ya ulaşmaktır.Bunun için ruh kendini geliştirir.Dünyaya defalarca gelerek eksiğini tamamlar, karmasını geliştirir, düzenler, öğrenir, gelişir.Taki O'na ulaşabilecek kadar mükemmelleşene kadar. 

İşte benim Tanrı anlayışım budur.Öfke ve ceza ile insanları korkutan, onları cehennemle tehdit eden, sevgi yerine ondan korkmalarını isteyen bir Tanrı değil. 
İnsanın pek çok yaşam sürdüğü fikrine inanmak, tek bir yaşam sürüldüğü fikrine inanmaktan daha mı zor? 
Lütfen bana ayet göstermeyin,onları kendim de bulabilirim elbet. 

Kalbiniz, aklınız yada her neyiniz varsa o parçanız ne diyor onu söyleyin...

Reenkarnasyon Üzerine

Ölçüsüz büyüklükteki Allah maddi değerleri ölçmek için kullanılan “Bir” ile izah edilemez, çünkü ‘Bir’ maddeyi sayma gereksiniminden doğmuştur. Manevi değerler dünyevi değerleri ölçmek için kullanılan ölçülerle ölçülemezler.
Ne var ki, Allah’ın tüm maddi ölçülerin üzerindeki varlığını kavrayabilmek için O’nu önce maddi ölçülerle açıklamak bir zorunluluk olmuştur. Bu zorunluluk tek tanrılı dinlerin doğmasına yol açtı. Aslında Allah için kullanılan “Bir” sıfatı bir sınırlamadır. İnsan Bir’in sınırlama olduğunu anladığı zaman kendini ‘Tek Allah’ prensibine dayanan dinlerin üzerindeki bir görüşe hazırlar. Tek Tanrılı dinler, aslında birçok evrim aşamasından geçmiş ‘tek bir dindir.’

Mevlana Celaleddin- i Rumi’den dizeler

Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum.
Bitki olarak öldüm hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum,
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer daha kötüye dönüştüğüm
ya da daha alçaldığım görüldü mü?
Bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık,
rüyaların meleği olacağım.
Fakat yolum devam edecek.
ALLAH’tan başka her şey kaybolacak.
Hiç kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım.
Yıldızların üstünde bir yıldız olup
doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım.


BHAGAVAT GİTA’dan dizeler

Yaşayanlara da ölenlere de üzülmez bilge
Hiç birimiz hiçbir zaman yok olmadık
Hiçbir zaman da yok olmayacağız.

Nasıl şu gövdenin içindeki can
Çocukluktan gençliğe
Gençlikten yaşlılığa geçerse
Ölümle de bir başka gövdeye geçer

Gövdeler ölür
Gövdeleri giyense ölümsüzdür
Ölçülemez biçilemez o
Yok edilemez o

Ölümsüz ve doğumsuz olan
Sonsuz ve başsız, değişmez olan
Ölebilir mi hiç gövde gibi

Eskimiş giysilerden soyunduğu gibi gövdenin
Gövdeyi giyen de eskimiş gövdeden soyunur
Yeni giysiler gibi yeni gövdeler giyinir o

Doğan için ölüm kaçınılmazdır
Ölense yeniden dirilir
Olması gerekene üzülmez

Ölümsüzdür yerleşen
Tüm varlıkların gövdesine
Ölümsüzlüğün ölümüne yas tutulmaz

Reenkarnasyonun (genedoğumun) bir gerçek olduğundan Eflatun’un hiçbir kuşkusu yoktu. “Ruhlar” diyordu, “sürekli olarak bu yaşama doğarlar.” Halkı uyarmak için onlara kötü olurlarsa daha kötü ruhların, iyi olurlarsa daha iyi ruhların arasına karışacaklarını söylüyordu. Bu, karma yasasından başka bir şey değildi. Origen’e göre herhangi bir zamanda ruhun edindiği beden, önceki liyakat ya da liyakatsizlikleri tarafından belirlenmektedir. Amerikalı kahin Edgar Cayce ise, çoğu kere insanların bu yaşamlarında karşılaştıkları sorunların, önceki yaşamlarından birinde yapmış oldukları yanlış uygulamaların sonucu olduğunu söylüyordu. 

Reenkarnasyona ilişkin en ilginç olaylardan biri İmad Elewar’a ait olanıdır. İmad, İbrahim Bouhamzy adı altında sürdürdüğü bir önceki yaşamı üzerine 57 adet kanıt ortaya koymuş, bunlardan 51’inin doğruluğu kanıtlanmıştır. Dr. Stevenson kendisiyle ilk görüştüğünde İmad ancak beş yaşındaydı. Verdiği bilgilerin yanı sıra İmad, İbrahim’in kişiliğine özgü davranış özellikleri de göstermişti. Bu olay incelendiğinde, reenkarnasyon olasılığı dışında herhangi bir açıklamanın mümkün olmadığı görülmektedir. 

Reenkarnasyon düşüncesine karşı ileri sürülen itirazların en yaygın olanı matematik savlara dayandırılmakta ve dünya üzerinde şu anda şimdiye kadar doğup ölmüş tüm insanlardan daha fazla insan olduğuna göre hepimiz genedoğmuş olamayız denmektedir. Oysa günümüzde dünya üzerinde genedoğanları, sadece dünyanın bu devresinde doğup ölenlerle sınırlamak yanlıştır. Bugün dünya üzerinde doğan bir insanın bundan evvelki yaşamlarının bir bölümünü veya tamamını dünya tarihinin bilinmeyen devrelerinde geçirmiş olması pekala mümkündür. Çünkü dünya insanoğlunun tespit edemediği birçok devrelerden, yani sikluslardan geçmiştir. Herhangi bir toplumun bireyleri arasındaki muazzam evrim farklılıkları, bu görüşün doğruluğunun kanıtıdır.

Bazı kişiler, geleneksel genetik ve soya çekim düşüncelerini altüst ettiği iddiasıyla reenkarnasyon kuramına karşı çıkabilirler. Aslında hiç de öyle değildir. İnsan bedeni diğer bedenlerin dölünden gelirken, bu bedeni taşıyan varlığın şuuru kendine özgü bir şecereye sahiptir. Genedoğumla soya çekimi birbirine karıştırmamalıyız, soya çekim tamamen bedenin genetik yapısına bağlıyken, genedoğum tamamen varlığın ruhuyla ilgili bir fenomendir. 

Dr. Arthur Guirdham, Katharlar ve Montsegur yöresine karşı duyduğu aşırı ilgiyi, mezhebin ortadan kaldırılması sırasında Roger de Grisolles adında bir Kathar rahibi olarak yaşamış olmasına bağlamaktadır. Doktor bu kanıya ilginç bir şekilde varmıştı. Her yerde Kathar’larla ilgili bilgilere rastlamış, aynı dönemde yaşamış kişilerle karşılaşmıştı. Sonunda doktorun gözlemleri öyle bir düzeye varmıştı ki, Montsegur’da katledilmiş bir grup Kathar’ın 20. yüzyıl İngiltere’sinde yeniden bedenlendiği inkar edilemez bir gerçek haline gelmişti. Reenkarnasyon konusunda derlenmiş birçok olayda rastlanan bedensel işaretlere bu olayda da rastlamaktayız. Dr. Guirdham, genedoğmuş Kathar’lardan bazılarının Montsegur’da yakılırken çektikleri acıları bu yaşamlarında da çektiklerini, bedenlerinde bir takım yanık izleri bulunduğunu söylemektedir. Olayın önemli kişilerinden Bayan Mills kalçasındaki bir ağrıdan şikayet ederek Dr. Guirdham’a geldiğinde Mills’i muayene eden doktor kadının sırtında boydan boya uzanan sertleşmiş yanık izleri görmüştü. Bayan Mills’in söylediğine göre bu izlerin bulunduğu yerler, yakılmaya götürülürken sırtının yanan bir meşale darbesine maruz kalan kısımlarıydı. Dr. Guirdham ortaya koyduğu ilginç gözlemlerini şu kanıya dayandırmaktadır: Montsegur Kathar’larından bir kısmının aynı yörede yeniden doğmaları belirli bir amaca yöneliktir. Bu amaç da büyük olasılıkla reenkarnasyon gerçeğini kanıtlamaktır. 

Kişisel ruh (psyhe), yani üstün benlik tam olarak bedene bağlanmaz ya da tezahür etmez. Kişilik ancak ruhun bir kısmıdır ve ruh bununla kendini kısmen ifade eder. Tezahür, kısmi kişiliğe oranla ruhun bedene bağlı olmayan kısmıdır, noksansız bir hafıza yeri olarak geleceği bilme, aydınlatma, sezme rolü oynar. Spiritüel varlıklarla ve faaliyet planlarıyla temas kurarak koruyan ve ilham veren bir rehber rolünü de yerine getirir. Şu halde, parapsikolojinin şuuraltı dediğimiz şeyin tezahürleri hakkında bize söylediklerini dikkatle incelemeli ve şuurüstü terimini kullanmaya alışmalıyız. Şuurüstü,ilham, deha ve yaratıcı faaliyeti sağlar. C..Jung’un psikanalizle ilgili araştırmaları şuuraltının, uygarlıkla ilgili zihinsel gelişmenin en eski ve en ilkel düzeylerine ait arşetipik psişik unsurları barındırdığını göstermiştir. Dünyanın yapısındaki tortul tabakaları jeologların keşfetmesi gibi, Jung da ruhtaki tabakaları (psişedeki tortul tabakaları) keşfetti. Psikanalizle ilgili araştırmalara dikkat etmek gerekir, çünkü reenkarnasyon araştırmalarında bize son derece önemli malzemeler sağlamaktadır.
Reenkarnasyon doğal bir yasa olduğundan belirgin bir fonksiyonu olmalıdır. Bu fonksiyon, tıpkı biyolojik alandaki melezleşme ve kalıtım faaliyetleri gibi psişik alanda değişiklik yaratan bir faaliyettir. Reenkarnasyon, ruhu giderek zenginleştiren deneyimleri gerçekleştirmek için ardarda gelen kişilikler demektir. Her ölüm olayından sonra kişilik tüm psişesiyle, karakter, zeka ve ahlakla ilgili deneyim ve kazançlarını eski kazançlarıyla birleştirip yeniden özümler.
Eski yaşamların anıları pek nadir hatırlanır. Yaşamdan genç yaşta ani ve şiddetli bir ölümle ayrılma halinde bir sonraki hayatta bu hatırlanabilir. Bu anıların ender olarak aniden çıkıp gelmesi, önceki hayatın bitiminden hemen sonra tekrar doğulduğunu göstermez mi? Yeni hayatta devam eden kişilik, noksan bir özümlemeyi hatırlamaktadır.


Reenkarnasyona İlişkin İlginç Soru ve Yanıtlar

Araştırmacı Herbert B. Greenhouse’un reenkarnasyona ilişkin sorulara verdiği yanıtlar:

S- Reenkarnasyon hipotezini destekleyen kanıtlar nelerdir?

C-Bazen insanlar, özellikle de çocuklar bir önceki yaşamlarıyla ilgili bilgiler verebilirler. Söz konusu geçmiş yaşamları bilen ve hala sağ olan tanıklar varsa öne sürülen iddiaları doğrulayabilirler. Bazen bir önceki yaşamdan taşınan vücuttaki yara izleri veya benzeri fiziki işaretler de kanıt teşkil ederler. Bazı şeylerden zevk alışın ya da nefret edişin bir önceki yaşamdan taşınmış bir alışkanlık olduğunu da söyleyebiliriz. Hatırlanan yaşamla sürdürülen yaşam arasında çok uzun bir zaman aralığı varsa, kişinin o tarihi devre ve kişilik konusundaki bilgisi yapılacak araştırmalarla kanıtlanabilir. Belirli şartlar altında, yani trans, rüya ve anestezi etkisinde kişi daha evvel hiç bilmediği bir dili veya dilleri konuşuyor olabilir. Bazen çok eski bir dili bile konuşabilir. Dahası, sanki doğuştan edinmişçesine çok küçük yaşlarda olağanüstü bir müzik yeteneğine ya da başka bir yeteneğe sahip olabilir.

S- Shanti Devi’nin klasikleşmiş reenkarnasyon olayı nedir?

C- 1930 yılında Hindistan’da yaşayan Shanti Devi adında dört yaşındaki bir kız, bir önceki yaşamında evinden 150 km uzaktaki Muttra kasabasında yaşadığını ileri sürmüştü. Oraya hiç gitmediği halde kasabayı ve halkını kusursuz biçimde tarif ediyor, kocasının adı dahil olmak üzere önceki yaşamıyla ilgili tüm ayrıntıları hatırlayabiliyordu. Eskiden kocası olduğunu iddia ettiği Kedar Nath küçük kızı ziyaret ettiğinde Shanti Devi onu hemen tanımış ve sadece Kedar’ın bilebileceği bir açıklamada bulunarak bir önceki yaşamında evin bir odasına 100 rupi sakladığını söylemişti. Sonradan Muttra’ya götürülen Shanti Devi, kasabada yaşayanları ve kasabaya ait birçok özelliği teşhis etmişti.

S- Küçük yaşlarda görülen olağanüstü yetenekler reenkarnasyona nasıl kanıt olabilir ?

C- Mozart gibi dahiler ilgilendikleri sanat dalını hiç eğitim görmeden kavramakta, sadece birkaç derse gereksinim duymaktadırlar. Bu tür insanlar yetkin oldukları alan ne olursa olsun, geçmiş hayatlarından getirdikleri yeteneklerini bir “bilgi tazeleme” den sonra kusursuz bir şekilde icra etmektedirler. O birkaç ders bir öğrenim değil, sadece hatırlamadır!

S- Kral David reenkarnasyonu nedir?

C- 1960 yılında İsrailli bir adamın üç yaşındaki oğlu, kutsal kitapta sözü edilen günlerin İbranicesiyle konuşmaya ve adamlarına savaşa hazırlanmaları için çağrıda bulunmaya başladı. Ayrıca Kral David gibi harp de çalıyordu. Bir İbranice uzmanının söylediğine göre, çocuk bu eski dili çok akıcı bir şekilde konuşuyordu.

S- İnsan tüm enkarnasyonları boyunca aynı cinsiyeti mi taşır?

C- Çoğu araştırmacı bazen erkeklerin kadın, kadınların da erkek olarak doğduğuna inanmakta, birçok insan da evvelce karşı cinsten biri olarak yaşadığını hatırlamaktadır. Bir genç kız asker olarak geçirdiği önceki yaşamını hatırlayabiliyordu. Belirgin kadınsı nitelikler gösteren erkeklerle, erkeksi eğilimleri olan kadınlar bir önceki yaşamlarında deneyimlemiş oldukları cinsiyeti açığa vuruyor olabilirler. Ameliyatla cinsiyet değiştirenler yanlış bedende doğduklarını, gerçekte karşı cinse ait olduklarını iddia ederler. Bunun yanıtı o kişilerin geçmiş yaşamlarındadır.

S- Rüyalar geçmiş yaşamlara kanıt olabilir mi?

C- Birçok kişi rüyasında önceki yaşamına ait görüntüler gördüğünü ileri sürer, ama bunu kanıtlamak çok güçtür. Bunlardan en ilginci Sicilyalı Bayan Adela Samona’nın rüyasıydı. 15 Mart 1910’da beş yaşındaki kızı Alexandrina ölmüştü. Üç gün sonra Bayan Samona’nın rüyasına giren kız, annesine bir başka çocuk olarak döneceğine dair söz verdi. Sonradan bir medyum aracılığıyla temas kurulan kız, ikiz kızlardan biri olarak tekrar doğacağını söyledi. Bayan Samona 10 Kasımda söylendiği gibi ikiz kızları dünyaya getirdi. Kızlardan biri görünüş ve kişilik olarak tıpkı ölen kıza benziyordu. Beş yaşına geldiğinde Alexandrina’nın yaşamına ait olayları hatırlamaya başlamıştı bile!

S- Grup reenkarnasyonu nedir?

C- Edgar Cayce’ın trans halindeyken aldığı mesajlara göre, birçok kişi çeşitli enkarnasyonlar boyunca ortama ilişkin deneyimler edinmekte, hatta bir yaşamdan ötekine aynı bölgede, aynı ulusal ya da dini gruplarla birlikte yaşamaktadır. Cayce, tarih öncesi Atlantis sakinlerinden birçoğunun bu yüzyılda Amerika’da yeniden bedenlendiklerine inanıyordu.

S- Genedoğumla ilgili olaylar kapitalist batı ülkelerinde neden daha az görülüyor?

C- Psişik olaylara gösterilen ilgi arttıkça Amerika’da da bu tür olaylar daha sık ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak Amerika’daki olayların sayısı, örneğin Hindistan, Seylan ve Burma gibi ülkelerle kıyaslanamaz. Alaska’nın Tlingit Kızılderilileri gibi reenkarnasyonu bir gerçek olarak benimsemiş kültürlerle karşılaştırdığımızda arada büyük farklar olduğunu görürüz.

S- Enkarnasyonlar arasındaki bekleme süresi ne kadardır?

C- Bir kurama göre, varlık bir bedenden ayrılır ayrılmaz hemen bir başka cenine ya da bebeğin bedenine girer. Dr. Stevenson’ın Hindistan, Alaska ve diğer ülkelerden derlediği olayların çoğu, ölümle genedoğum arasında geçen sürenin çok az olduğunu veya hiç zaman farkı olmadığını ortaya koymuştur. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu süre kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Jess Stearn tarafından Kanada’da incelenmiş olan “mavi gözlü kız çocuğu” türünden olaylar bir ya da birkaç kuşağın geçmiş olduğunu göstermektedir.
Medyumlar kanalıyla temas kurulan Patience Worth gibi bazı varlıkların yüzlerce yıl boyunca başka bir bedene girmediklerini ortaya koymuştur. Reenkarnasyonu bir gerçek olarak kabul edersek bekleme süresi bir kurala bağlı değilmiş gibi gözükmektedir.

S- Günümüzde 40 bin yaşında olduğunu öne süren kişi kimdir?

C- Joan Grant’in söylediğine göre, anıları kendisini 31 yaşam süresi kadar, yani tam 40 bin yıl geriye götürmektedir. Bayan Grant önceki yaşamlarını “Uzaktaki Anılar” adlı kitabında anlatmıştır.

S- Reenkarnasyona inanmayan medyum kimdir?

C- Eileen Garrett trans halinde değilken genedoğum konusunu şüpheyle karşılıyordu. Ancak, kontrolü altında bulunduğu bedensiz varlıklardan Abdül Latif onun aracılığıyla konuşmaya başlayınca reenkarnasyona inandığını söyledi.

S- Karma yasası nedir?

C- Karma, her eylemin olumlu ya da olumsuz bir etki yaratmasıdır. Kişinin gelecek yaşamında olumlu eylemlerini geliştirme, olumsuz olanlarının da üstesinden gelme fırsatıyla karşı karşıya kalacağını söyleyen bir yasadır. Örneğin, fiziki bir eksikliğin ıstırabını çeken kişi, geçmiş yaşamlarındaki olumsuz bir davranışın bedelini ödemektedir.

S- Amerika’nın Kurtuluş Savaşı günlerinde yaşamış hangi tanınmış bilim ve devlet adamı reenkarnasyona inanıyordu?

C- Benjamin Franklin daha gençlik yıllarında kendi mezar yazıtını kaleme almıştı. Şöyle diyordu: “Yayıncı, B. Franklin’in bedeni içi dışına çıkmış ve kaplaması dökülmüş eski bir kitap kapağı gibi burada yatmakta, kurtlara yem olmaktadır. Ama yapılanlar kaybolmayacaktır, çünkü onun inandığı gibi yazarınca düzeltilmiş olarak yeni ve daha zarif bir baskıyla bir kez daha ortaya çıkacaktır.” Franklin mezar yazıtına şu paragrafı da eklemiştir: “Dünyadaki varlığıma baktıkça şuna inanıyorum ki, belirli bir form içinde her zaman var olacağım. Tüm güçlüklerine rağmen yaşamaya, yeni baskımda eski basımdaki hataların düzeltileceği ümidiyle itiraz etmeyeceğim.”

S- Ünlü Amerikalı Yazar Ralph Waldo Emerson reenkarnasyona inanıyor muydu?

C- Evet. Emerson şöyle yazmıştı: “Hiçbir şey ölü değildir. İnsanlar kendilerini ölmüş gibi gösterirler ve yapmacık cenaze törenleriyle dokunaklı ölüm haberlerine katlanırlar. Oysa işte onlar orada durmakta, gayet sağlıklı ve tuhaf bir kılık içinde pencereden bakmaktadırlar!”

S- Yazar Henry David Thoreau’nun da reenkarnasyona inandığı söyleniyor, bu doğru mu?

C- Evet doğru. Thoreau bir doğa sever olmasının yanı sıra Hint felsefesini de takdir ediyor ve yazılarında reenkarnasyona inandığını ima ederek şöyle diyordu: “Eski Hint metinlerinde insan düşüncesi sınırsız ve heybetli bir şekilde ortaya çıkar. İnsanın kaderi üzerine daha yüce bir anlayış başka hiçbir yerde yoktur. İlahi eylemle ilahi düşüncenin nerede bittiğini, insanın nerede başladığını ayırt etmek olanaksızdır. Kaçınılmaz olan ruh göçü düşüncesi şairlerin kuruntusu değil, insan ırkına özgü bir içgüdüdür.” 


Ünlü Kişilerin Reenkarnasyona İlişkin Görüşleri:

Dünyanın büyük dahilerinden Thomas Edison, birçok kere reenkarnasyona olan derin inancından söz etmiştir. Arkadaşı Henry Ford gibi o da ruhlarımızın devreler boyunca değişik yaşamlarda tekrar bedenlendiğine inanıyordu. Geçirdiği son rahatsızlık sırasında ruhun ölümsüzlüğüne inanıp inanmadığını soran gazetecilere şu yanıtı vermişti: “Düşünebildiğim tek ölümsüzlük şekli, tekrar yeni bir dünya yaşamına başlamaktır.”

Ünlü okültist Madam Blavatsky, ‘Aşikar Olmuş İsis’ adlı kitabında şunları yazmaktadır: “Bizim için esrarını koruyan iyilik ve kötülük sorununu bize anlatabilecek ve insanı yaşamın görünüşteki haksızlığıyla uzlaştırabilecek tek öğreti, yaşamlar boyunca aynı kişiliğin sürekli olarak genedoğmasıyla ilgili bilgidir. Ruhun sebep-sonuç çemberinden geçmesi ve genedoğumlar sayesinde önceki yaşamlarda çekilen acıların ödüllendirilmesi ya da işlenen suçların cezalandırılması mümkün olmaktadır.”

‘Küçük Kadınlar’ adlı kitabın yazarı Luisa May Alcott, yakın bir arkadaşına yazdığı bir mektupta şunları söylüyordu: “Kanımca ölümsüzlük bir ruhun birçok yaşamlardan ya da deneyimlerden geçmesidir. Bu deneyimler gerçekten yaşandıkça ve öğrenildikçe bir sonraki yaşama yardım ederler. Böylece her bir yaşam, kendisiyle birlikte öncekilerin de anılarını taşıyarak daha da zenginleşir, mutluluk kazanır ve yücelir. Önceki halleri hatırlıyor gibiyim. Öyle sanıyorum ki, o yaşamlarda burada hiç karşılaşmadığım derslerden bazılarını öğrendim. Bir sonraki adımımda, burada üstesinden gelmek için savaştığım deneyimlerden birçoğunu geride bırakacağımı ve kendimi hafiflemiş hissedeceğimi ümit ediyorum. Reenkarnasyon gerçeği, bazılarının burada gösterdiği dehanın ve yüce erdemliliğin nereden geldiğini açıklamaktadır. Bu yüce okulun birçok safhasını başarıyla tamamlamış olan bu kişiler, bizim sınıfımıza da kendilerini hayırlı kılan erdemleri ve yetenekleri getirirler. Küçük şeyleri hatırlamayız, çocuksu hafiflikler olarak unutulup giderler ve sadece gerçek deneyimleri yanımızda taşırız.”

Büyük Amerikan şairi Ralph Waldo Emerson reenkarnasyon konusunda şunları söylüyordu: “Uyanırız ve kendimizi bir basamak üzerinde buluruz. Altımızda sanki tırmanmış olduğumuz basamaklar vardır, üstümüzde ise yukarı doğru yükselip gözden kaybolan birçok basamak yer alır.”

Şair Longfellow’un şu dizeleri reenkarnasyon gerçeğine güçlü bir ışık tutmaktadır:
Yaşam gerçektir, yaşam içtendir!
Ve hedefi mezar değildir,
Topraksın sen, toprağa dönecek,
Ama bu söz ruh için söylenmemiştir.



Reenkarnasyon Öncesi Yaşam Aşamaları;

İnsan fizik bedenini terk ettikten (öldükten) sonra, bıraktığı bedenin benzeri süptil bir bedenle süptil bir aleme geçmektedir.
Süptil (ince) alemde varlığı önce çoğunlukla son derece olgun ışıl ışıl bir varlık veya varlıklar karşılar ve süptil aleme uyumuna yardım ederler.
Süptil alemde varlık son yaşamının tüm eylemlerinin genel bir bilançosunu ve özetini görür veya ışık varlıklarca kendisine gösterilir.
Bu ışık (rehber) varlıklar, genedoğum ihtiyacı içindeki varlığa bir yaşam maketi hazırlarlar, bu yaşam maketi eğer varlık olgunsa kendisi tarafından hazırlanır.
Süptil mekan, varlıkların evrim düzeylerine göre çeşitli vibrasyonel kademelere ayrılmış ve varlıklar böylece birbirlerinden yalıtılmışlardır.
Süptil mekanın her kademesinin kurallarına o kademelere mensup varlıklar uymak zorundadırlar.


Reenkarnasyon’un Özellikleri:

Varlığın o aşamada dahil olduğu planet üzerindeki bir evrim devresine girmesi söz konusu olduğu için, o devre boyunca defalarca doğup ölecektir.
Ölüm bir son değil, süptil mekana doğumun başlangıcıdır. Süptil mekanda ölüm ise, fizik dünyaya doğuşun başlangıcıdır.
Yeryüzündeki ve süptil alemdeki yaşam bir gerçektir. Yaşam ve ölüm rölatif görüntülerdir. Fizik dünyada fizik bedenle, süptil alemde süptil bedenle yaşanır.
Her planetin kendi süptil alemi (ahireti-spadyumu) vardır
Yeryüzü evrimi her varlık için belirli bir süredir. Evrim hiç sona ermeksizin değişik planetlerde sürer.
İnsan fizik dünyadaki yaşamına o andaki gereksinimine göre dişi veya erkek olarak devam eder. Dişilik veya erkeklik, bedeni yöneten ruh için bağlayıcı bir unsur değildir. Ruhun dişisi ve erkeği olmaz.
İnsanlar yaşam maketlerinin (hayat planı) gerektirdiği bir ülkede enkarne olurlar (doğarlar).
Enkarnasyon, (genedoğum) varlığın ihtiyaç duyduğu bir fizik dünya zamanında (belirli bir yüzyılın belirli bir tarihinde) gerçekleşir.
Din, millet, vatan vs tümü rölatif dünyasal faktörlerdir. Bunlarla öğünmek veya birini diğerine üstün tutmak, reenkarnasyon bilincine sahip olmayan bilinçsiz bir anlayışın ürünüdür.
Dünyasal enkarnasyonlar çemberinden kurtulan varlıklar, yani belirli bir olgunluk düzeyine ulaşanlar diğer planetlerde (Merih, Venüs, Merkür) veya diğer sistemlerde enkarne olurlar.
Reenkarnasyon evrensel bir gerçek ve yasadır. Tüm varlıklar bu yolda birbirlerine destek olurlar.Yaratılmış olan her şey evrime muhtaçtır.
alıntıdır.

Karma Çemberi

Karma Çemberi

Karma çemberi geçmiş yaşam tecrübelerimizin oluşturduğu bir çemberdir. Bu çember içerisinde sayısız hayatlarımız vardır. Ruhlarımızın tekabülü için defalarca dünyaya geliriz. Her gelişimiz esnasında bir programımız vardır. Bu programları uygularken çeşitli korkular ediniriz. Gelmiş olduğumuz yaşantımızda bu korkularımızdan arınmadığımız takdirde bu korkuları yenebilmemiz için tekrar dünyaya gelir ve kendimizin seçtiği program dahilinde bu deneyimleri yaşar ve korkularımızdan arınmaya çalışırız. Eğer yaşantımız esnasında bu korkuları saptar ve sevgiye dönüştürürsek bu korkulardan arınmış olur hem karmamızdaki temizliği yapmış olur hem de yaşamakta olduğumuz yaşamdan zevk alır haline geliriz. Diyelim ki şu anki yaşantınızda "güvensizlik korkunuz" var, "başarısızlık korkunuz" var. Bunlar size geçmiş hayatla aktarılmış olabilir yada bu
hayatınızda doğumunuzdan sonraki deneyimlerinizle kazanmış olabilirsiniz. Bu yaşantınızda bu iki korkuyu temizledikten sonra size yukarıdaki kuruldan sizin üst benliğinize sorularak bir korku daha gelebilir. Yani siz eğer üst sınıftan ders almak ve bir an önce takamül etmek isterseniz. Bunu bu yaşantınızda deneyimlemek istemezseniz bir sonraki yaşantınıza devredecektir.

Bizi yaratan Allah taşıyabileceğimizden daha fazla görev vermez bize. Yukarıda kendimizin seçtiği program demiştim bunu şöyle açıklayayım. Bizler dünyaya gelmeden önce diğer ruh dostlarımızla anlaşma yaparız. Deriz ki "sen benim annem ol ve benim sürekli "başarısızlık korkum" üzerine baskı yap ki ben bunu deneyimleyebileyim ve temizleyebileyim dersiniz. O da bunu kabul ederse sizden kendi deneyimi için sizden ona "değersizlik korkusu" üzerine baskı yapmasını isteyebilir de istemeyebilirde. Sonra başka bir ruh arkadaşı seçersiniz ve dersiniz ki ona ben 30 yaşıma geldiğimde karşıma çık ve evlenelim sen de benim güvensizlik korkumu ortaya çıkar ki ben onu temizleyebilmeliyim. Sonra başka birine dersiniz ki sen benim karşıma 35 yaşımda çık ve ben halen ilk eşimle yaşadığım hayatta güvensizlik korkumu temizlememişsem ondan ayrılıp seninle evleneyim. Eğer temizleyebilmişsem benim karşıma çıkmana gerek yok. Bunun gibi karşılıklı programlar hazırlarsınız. Tüm bunları söylememdeki asıl amaç şudur. Hani birilerine kızıyoruz ve onlara küsüyoruz ya. İşte bunlarda onların hiç bir suçu yok. Çünkü onlar sizinle yapmış oldukları anlaşma doğrultusunda görevlerini yerine getiriyorlar. O yüzden bu insanları derin bir arzuyla af etmeniz ve varlıklarına şükretmeniz gerekmektedir. Bu deneyimleri yaşadığınız bu kişilerle bu şekilde yaşamaya siz karar verdiniz. Hiç kimseye kızmamalısınız.

Hepiniz biliyorsunuz ki evrende iki büyük enerji vardır. Biri "Korku enerjisi" diğeri de "sevgi" enerjisi. Korku enerjisi bedeninizde daha çok barındığı sürece, aynı olayları defalarca yaşarsınız. Ne zamanki korkularınızı bulur ve onları temizlerseniz artık size bu deneyimleri yaşatacak enerji gelmeyecektir.

Diyelim ki bir yerde çok öfkelendiniz onun altında mutlaka bir korku vardır. Birisi sizin korku düğmenize basmıştır. O anda karşınızdakine tepki vermeden bir durun ve diyin ki benim hangi korkuma basıldı. Onu bulun ve o anda temizleyin. Ya da birileri hakkında siz sürekli yalancı, kaba, terbiyesiz vs. gibi sözler söylüyorsunuz. Bu durumda size çok ağır gelecek ama karşınızdaki kişi size aynalık yapıyordur. Bir sorun kendinize ben kime ya da kimlere bu şekilde davranıyorum.

Bir de hayat deneyiminiz içinde hiç beklemediğiniz bir olay yaşadınız. Ve ben bunu hak etmedim dediniz. Yine durup düşünün ve diyin ki "ben bunu nerede ektim ve şimdi biçiyorum". Bulabilirseniz hemen o anı temizleyin "ben yaşadığım herşeyi tam olduğu gibi kabul ediyorum" diyin ve şu anda kaçınılmaz yaşananı kabul edin. Bulamayabilirsiniz belki o zaman bu yaşanan geçmiş yaşam tecrübelerinizde ekmiş olduğunuz bir durumdur. O zaman yine de yukarıdaki gibi yaşamış olduğunuz herşeyi olduğu gibi kabul edin ve o anları sevgiye dönüştürün. Tüm bunları yaptığınızda göreceksiniz hayatınız nasıl değişiyor. Çünkü
artık çevreniz de sevgi enerjisi oluşacak. Ve sevginin olduğu yere asla korku barınamaz.

Yuvaya dönüş yolunda ışığınız eksik olmasın.

alıntıdır.