Ne olduğunu bil ey yolcu, bilki rabet göresin.Ey yolcu yer yüzündede yerin olsun hemde en sağlamından,sipürütüel ol her zaman rabet göresin.
Sembollerin dilinden anlamaya çalış çünkü dünyada hiç bir şey boşuna ortaya çıkmaz-var olmaz!.
Herbir etkinin tepkisi vardır,etkiyi yaşadığında tepkisini hesaplamayı unutma yolcu!yoksa heba olur yutulursun ya kurda ya kuşa!.
Ey yolcu şerri ve hayrı herkes her an yaşar ortasını kendimize dikte etmek maharet işidir. mahareti uygulamakta sana kalıyor yoksa sıradan insan ile senin arandaki farkın sadece lafta kalır.
Bir işi iyi belle getirisini götürüsünü hesepla ve işini yap,yoksa zararlı olan sen olursun!..
İşin aşkı seni sarmalasın Ruhun,Duyguların,Aklın ,Sezgilerin,Mantığın yaptığın işi isteyerek severek yapsın.
AZMİN-ARZUN-İRADEN-İMGELEMEN-SEZGİLERİN tümü bir olsun, işte o zaman başarı senindir.
Başarıya giden yol sol beyin beyin lobun mantık hesaplamalarıdır,hesaplamalarını emin halde bitirdiğinde sağ beyin lobuna devreder işini bitirirsin- kısacası mantıksal yanınla sağlam bir sembol hazırlar ve sezgiler ile alakalı yanın olan sağ beyninle eyleme geçirirsin ve sonuç tatmin edici oranı yüksek olur!..
Bir majikal eylemin betimlemesi çeşitlilik gösterebilir,yalnız tema ve dıram aynıdır!-örnek-bir şansın çağrılması için uzak doğuda yoga yada el pasları ile sembol işleniliyorken orta doğuda dualar nefesler kulanılıyor;batıda dış etkilere maruz bırakan sembollerler ve kısmi tatra ile mantralar kulanılıyor..
Oysa tüm sistemlerin yöntemleri aynı ham madde mental enerjiyi uyarmanın bir yolundan başka bir yol değildir..
şansın enerjisi 1dir 2 olamaz yalnız şansın enerjini çağırmanın 10larca yolu vardır onun için kendinize uygun yöntemi seçin başarı ardınızdan gelsin..
ÇOK BASİT OLAN ŞEYİ GÖZÜNÜZDE O KADAR BÜYÜTÜNÜZ Kİ BÜYÜTÜĞÜNÜZ ŞEYİN ALTINDA EZİLİP ÖYLECE KALA KALDINIZ.
Oysa majikal seçim yapmanın mantıklı yanı şudur,istiyorum yada istemiyorum sezgisidir;akıl istiyor olabilir yalnız sezgilerin binbir karmaşa içerisinde yoğuruluyorsa başarısız olman içten bile değil.
Bir şeye teşebüs ettiğinde iradende o yönde ise başarırsın aksi taktirde başlamadan kaybetmişsin.
26 Mayıs 2009 Salı
21 Mayıs 2009 Perşembe
Attarti Ana'nın Vasiyeti
"Kandilde yedi gün yedi gece yanan yağ, hiçbir zaman sebepsiz yanmasın ve ruhun çalkantısı yüzünden rüzgârlar çıkmasın.
İlk Tanrılar Şehri'nin kuruluşundan 12893 yıl sonra, Ağustos Ayı'nın son dolunayında, tüm yazıtlarla, endişeleri, kaygıları, dinlerinizi, evlerinizi ve muskalarınızı geride bırakarak, hepiniz bu dünyanın en yüksek zirvesine çıkacaksınız..
Her biriniz kendinin ve komşusunun çocuklarından birer tane alacak yanına. Sizin peşinizden gelen bu canlılar çok şanslılar. Orada, karın beyazının içinde ve Ağustos Ayı'nın gökyüzünde, karanlıklardan gelen ateşlerle savaşacaksınız. Dünya titreyecek ve sular ayaklarınızı yalayacak.
Bu kutsal hediyeye şükredin. Yeni asırlar için şükredin. Ruh gözünüzün, size sunacağı yeni evren için şükredin...
Ve sizin bu şarkılarınızı, yukarıda yıldızlar dinleyecek...
İlk Tanrılar Şehri'nin kuruluşundan 12893 yıl sonra, Ağustos Ayı'nın son dolunayında, tüm yazıtlarla, endişeleri, kaygıları, dinlerinizi, evlerinizi ve muskalarınızı geride bırakarak, hepiniz bu dünyanın en yüksek zirvesine çıkacaksınız..
Her biriniz kendinin ve komşusunun çocuklarından birer tane alacak yanına. Sizin peşinizden gelen bu canlılar çok şanslılar. Orada, karın beyazının içinde ve Ağustos Ayı'nın gökyüzünde, karanlıklardan gelen ateşlerle savaşacaksınız. Dünya titreyecek ve sular ayaklarınızı yalayacak.
Bu kutsal hediyeye şükredin. Yeni asırlar için şükredin. Ruh gözünüzün, size sunacağı yeni evren için şükredin...
Ve sizin bu şarkılarınızı, yukarıda yıldızlar dinleyecek...
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Şeytan
Her şey bir alegoridir, benzetmedir. Yok elmayı verdi yemeleri için yok adem'in önünde eğilmedi falan. Elma bilgiyi simgeliyor. İnsanlara bilgiyi veriyor ve gözlerinin açılmasını sağlıyor. Tabii bu durum her şeyin lay lay lom olmasını isteyen güçler tarafından uygun görülmüyor. Ve kendisi lanetleniyor. ama insanların kendi yarattıkları bir varlık olan şeytan, yine insanoğlunun kendi ürünü olan ve görece daha üstün olan yaratık tarafından lanetleniyor. Yazıyı bulan ve korkularını, düşüncelerini kayda ilk geçiren toplumların diğer toplumlara da kitaplar, yazıtlar yoluyla geçirdikleri bir hurafeler metninin kahramanı. İnsanoğlunun oyuncağı. Kara koyunumuz. Kara keçimiz.
Allah' ın katakulliye getirdiği iki yaratıktan biri. Diğeri de insandır. Şöyle ki: Allah kutsal kitabında bize diyor ki bizi bu dünyada sınamak ve öbür dünyada ödüllendirmek yahut cezalandırmak için yarattı. Yani herşey en başından belliydi. Yani sınav gereği insanı birilerinin kötülüğe sevkedeceği de belliydi. Ama allah şeytan' a doğrudan "senin görevin insanları kötülüğe sevketmek" demedi de adem' e secde edilmesi tezgahını tertipledi. Adem'e secde etmeyen şeytan suçlu pozisyonuna düştü. Öte yandan adem ve havva' ya söylenen onların sınanacağı değil, cennette yaşıyacaklarıydı. Allah onları cennetten kovmak ve sınavı ortaya koyabilmek için de yasak elma tezgahını tertipledi. Böylece hem insanı ve şeytanı birbirine düşürmüş, hem bu yüzden ikisini de suçlu ilan etmiş oldu. Pekiyi neden onları suçlu durumuna düşürdü? çünkü sadece onları yaratmış olmanın kendisini otoriter kılmadığı apaçık ortadaydı. Onların üzerinde otorite iddia edebilmesi için kendisinin haklı olması, kendisinin haklılık iddia edebilmesi için ise bir şekilde onların suçlu bulunmaları gerekiyordu. Allah' ın gerçek dünyada "egemen güçler"e denk düştüğünü ifade edersek, çevirdiği katakullilerin nedeni de açıkça görülebilir.
,
Yezidîler “seytan ile tanri esitti. tanri seytani kiskandi ve kutsal özelliklerini elinden aldi” diyorlar ve seytanı tutuyorlar. İnsanlarin her türlü kötülügü seytana mal ettiklerini, asil kötünün insan oldugunu savunuyorlar.
Modern satanizm ise, 1966 yilinda Rosemary’nin Bebeği isimli kitap ve film baslangic noktasi oldu. Şeytan tarafindan gebe birakilan ve Deccal’i doguran kadini anlatan filmin yapimcisi bir yil sonra öldürülecekti. Bu filmde ‘karabüyü danismani’ rolündeki Kafkas kökenli Anton La Vey (1930) ise, sonradan seytan kilisesini kurdu ve basrahip oldu.
Şeytanın kutsal kitabinda la vey şunları söylüyor: “Şeytanin cagidir bu; Şeytan dünyayi yönetiyor.”
Tanrı önce tamamen itaatkar bir varlık yaratıyor (içlerinden birisi itaat etmiyor, buna daha sonra değinicez). Daha sonra insanlığı yaratıyo ve onlardan da itaat etmesini istiyor. olasılıkları inceleyelim. Melekler de itaat etmekte özgür varlıklardır, ama onlar yüce bilgelikleri sayesinde içlerinden birisi dışında bozulmaya uğramamışlardır yada şeytan aslında bir melek değildir. Bu o kadar da önemli değildir. tanrının bütün bunların oluşumundaki amacı nedir? Eğer tamamen itaat eden bir soy istediyse, herşeyin sonunu olmadan önce görebilen sonsuz güçteki yüce tanrı şeytanın ona karşı geleceğini, insanları kötü yola sokacağını görememişmidir? Ya da en baştaki amacı insanları sınamak için kötülüğe, ve insanlar kötü yola sokan bir meleğe ihtiyacı vardır. Belki de Şeytan, sadece tanrının ondan istediği, insanları kötü yola sokmaya çalışma -ki bu olay tanrının, nefsine hakim olanları ayırmasına yardım edecektir-. Görevini tamamlıyordu. Yani bu durumda şeytan tanrının en pis işini yapan, kesinlikle yoldan çıkmamış bir melektir.
Her iki durum da kuran-ı kerim ile çakışıyor. Eğer gerçekten şeytanın nasıl davranacağını göremediyse gücü, Yada şeytanın aslında sadece kendisine verilen görevi yerine getirmekle yükümlü bir melek olması ise kuran-ı kerim'de bir yalan yada hatanın olduğunu gösterir. Tabii ki bundan başka senaryolarda kurulabilir, bunlar şu an aklıma gelen sadece ikisi. Bu da dünyanın ne kadar fazla olanak sunduğunu gösteriyor. İsterseniz bu ikisinden birine; isterseniz aslında bütün büyük dinlerin, şu anda inanılmayan birsürü eski dinin biraz geliştirilmiş versiyonu olduğuna ve birgün yıkılacağına ve yerine daha gerçekçi bir din geleceğine; yada gerçeği, insanlığın şu anki zekası ve bilgisiyle gerçeği kavrayamayacağına ve beklemeye (şu an benim durumumu en iyi bu açıklıyor) inanabilirsiniz.
Şeytanı kızıl tenli, kafasında iki boynuzu olan, uzun kuyruklu, belden aşağısı keçiye benzer kıllı bir yaratık olarak resmetmek saçmalıktır, palavradır ve yanlış anlaşılmadır...
İşte size diablo'nun imajının tarihi:
hiristiyanlık öncesi Avrupada Roma imparatorluğunun dışında kalan halklar(bkz: Ggermenler), onlar gibi çok tanrılı dine taparlardı. Bu dinde pan adında bir bereket tanrısı vardı ve bu tanrının imajı iri yarı, belden aşağısı keçiye benzer, sakallı ve boynuzlu, elinde çiftçilerin saman yığınlarını kaldırmak için kullandığıı çatallardan olan bir yaratık idi. Resimlerde çiftçiler onu bir çemberin ortasına alır ve etrafında dans ederek ona şükranlarını belirtirlerdi. Aradan yüzyılllar geçti, avrupada hiristiyanlık yayaıldı, eski dinler unutuldu, ta ki 14-15. yüzyıllarda savaşlar, salgın hastalıklar ve kıtlıklardan kırılan avrupada kilise bunların sebebini şeytan ve onun kulları olan cadılar olarak ilan edene dek(bkz: cadı avı). Bunları resmetmek için ise kafirlik döneminden kalma tanrı ve putları örnek aldılar, bunlardan en çok bilinenleri arasında olan pan da böylece çiftçilerin şükredip taptığı bir bereket tanrsı olmaktan kara tahtında oturup insanların başına felaket ve acı yağdıran bir iblise dönüştü. Aradan yüzyıllar geçti, çağlar değişti ve 20.yy ın popüler kültürü şeytanı bu saçma imajla insanların karşısına bir reyting malzemesi olarak çıkardı.
Eğer hiristiyanlık dönemin felaketlerinin (bkz: veba)(bkz: yüzyıl savaşları) sorumlusunu şeytan olarak göstermese idi şeytan bugün kötülüğün simgesi olmak yerine insanların öğrenip ibret alması gereken kovulmuş bir melek olarak görülürdü. Eski Yunan uygarlıklarına, Aztek uygarlığına veya doğu dinlerine bakarsanız ölüm ve yoketme tanrılarının bile adından saygı ile bahsedildiği görülür. İlahi dinlerde ise bu melek bir yanlış anlaşılmaya kurban gitti.
Bu durumda şeytana tapmak da ortaçağ kilisesinin bu yanlışından doğan bir kavram olabilir, nitekim ortaçağda ortaya çıkan bu kavram popüler çağda yayılmış ve taraftar bulmuştur.
Bu durumda şeytana tapmak da bir yanlışlıktan kaynaklanır ve yanlışlıktır...
Şeytan , insanlari kotu yola cektigi , gunaha tesvik ettigine inanilir. Bu yuzden cogunlukla tipleme olarak ( insan kiliginda ) yakisikli yada guzel karakterler kullanilmistir. Oldukca sogukkanli ve sinsi bakar , fazla konusmazlar yalniz etkileyicidirler.
Şeytan keci olarak sembolize edilir. Pentagram yildizinin icine bir keci basini tam oturtabilirsiniz. Ters yildizin ust taraftaki iki cikintisi boynuzlardir. Yanlardakiler ise kulaklar.
Şeytan , karanliklar lordudur. kotulugun efendisidir, cehennem in asil sahibidir.
Aslen eski ibranicede bas-atan kelimesinden turemistir. Bas-atan dusman demektir. Zamanla asima ugrayarak , yada cesitli kulturler tarafindan benimsenerek saydan ve en sonda seytan haline almistir .
Kimi dinlerde hz.Adem in bahcivan olduguna inanilirdi , cennet bahcesinin bahcivani o idi , Adem ve Havva portlerindede oldugu gibi buradada Şeytan , yilan formundadir ve Adem i yasak elmayi yemesi icin tesvik eder ( bastan cikarir ) . İlk kotuluk , butun diger kotuluklerin anasidir ve digerlerine gebe birakir.
Şeytan in kimi zamanlar insanlari kandirmak icin insan formunda gezdigi soylenir. Kimi zaman kiz arkadasiniz ona burunur yada tam tersi , veyahut en cok guvendiginiz insanlar . Onlarda sizi bu sekilde yoldan cikarir ve kandirirlar. Bilincinizde yada inancinizda dogru , ahlakli olduguna inandiginiz bir seyi size seytan yaptiriyor , sizi yoldan cikariyor olabilir.
Şeytan in allah katindan kovulma sebebi malumdur , burada itaat etmesi buyruldugunda , kimi inanislara gore seytanin su cumleyi soyledigi varsayilir :
- Non Serviam ! ( latinceden ingilizce karsiligi " i will not serve " , turkcesi ise " itaat etmem" dir. )
Din inanislarina gore , Şeytan a eslik eden , onun yaninda olan insanlar sonunda onunla ayni kaderi paylasacaklardir. Şeytan bu insanlari da kendi dustugu dipsiz kuyuya cekmek istemektedir. bu diger taraftan tanri ya besledigi kinden de ileri gelmektedir.
Şeytani tam anlami ile temsil eden belli basli karakter ozellikleri vardir , bunlara "yedi gunah"
( kibir,acgozluluk,ihanet,yalan,itaatsizlik vb. ) denilir. Şeytanin en onemli ve keskin ozelligi tabiiki oldukca kibirli olmasidir. İslam dinene gore de kibir en buyuk gunahlar arasindadir.,
Her ne kadar aksi söylense de, insan ruhunun yegane kurtarıcısı. Zira insanlar yaşamaya devam etmek için genel olarak üç tanımı kabul etmek zorundadırlar.
Birincisi, kişinin kendi varlığına inanabilmesi ve kendini kabul edebilmesi için yarattığı "ben" inancıdır. Bu daha sonra egonun oluşmasına da vesile olacaktır elbet.
İkincisi, yalnız olmadığını hissetmesi ve ödülleri hayal edebilmesi için tanrıdır. Yanlız değildir çünkü tanrı kendisiyle beraber başkalarını yaratmıştır. Hiçbiri olmadığında da başka yaratıkları ve tanrının kendisi yanında bulunur, insanın. Ödülleri düşünür insan, çünkü bir hayat amacı olduğunu düşünmek ister. Bunu başardığında da tanrı onu ödüllendirecektir.
Üçüncüsü ise, tahmin edebileceğiniz üzere Şeytandır. Bu nacizane kişilik, temelde insana hayatta karşılaşacağı engeller ve kötülükler olacağını anlatır. Kimi zaman bu kötülüğü kendi kendine bile yapmış olabilir insan. Ancak şeytan inancı sayesinde affedebilir kendini. Kendi savaşını vermeye başlar böylece şeytana karşı. Aslında şeytan her yerdedir, insana karşı çıkan herşeyde; kimi zaman kendi duygularında hatta.
Kişi düşünmeye başladığı andan itibaren ilk referans noktası olarak kendini alır ve bir "ben" inancını orada yaratmış olur zaten. İkinci ve üçüncü inançlar kişinin isteğine göre engellenebilir. Ancak ikinci inancın yok sayılması kolaydır, evet bir boşluk yaratır bir sıkıntı oluşturur belki ama boşluk fikri, sonlulukteması pek de öyle çekilmez değildir. Ancak kişi kendi içinde bir zıt güç, bir şeytan yaratmadıysa işte o zaman gerçekten ruhunu şeytana satmış demektir kendi elinde bir şey kalmamıştır. Yola devam etmek için gereklidir şeytan, kendini kanıtlamak için; haliylen ruhu korumak için de. Ve sanılanın aksine şeytan fikri tanrısız da var olabilir. ha bunu farkedemeyenler için söyleyelim, bu hissiyata şeytan demek zorunda diiliz zaten, ama budur şeytanın insan dünyasında asıl temsil ettiği şey.
Allah' ın katakulliye getirdiği iki yaratıktan biri. Diğeri de insandır. Şöyle ki: Allah kutsal kitabında bize diyor ki bizi bu dünyada sınamak ve öbür dünyada ödüllendirmek yahut cezalandırmak için yarattı. Yani herşey en başından belliydi. Yani sınav gereği insanı birilerinin kötülüğe sevkedeceği de belliydi. Ama allah şeytan' a doğrudan "senin görevin insanları kötülüğe sevketmek" demedi de adem' e secde edilmesi tezgahını tertipledi. Adem'e secde etmeyen şeytan suçlu pozisyonuna düştü. Öte yandan adem ve havva' ya söylenen onların sınanacağı değil, cennette yaşıyacaklarıydı. Allah onları cennetten kovmak ve sınavı ortaya koyabilmek için de yasak elma tezgahını tertipledi. Böylece hem insanı ve şeytanı birbirine düşürmüş, hem bu yüzden ikisini de suçlu ilan etmiş oldu. Pekiyi neden onları suçlu durumuna düşürdü? çünkü sadece onları yaratmış olmanın kendisini otoriter kılmadığı apaçık ortadaydı. Onların üzerinde otorite iddia edebilmesi için kendisinin haklı olması, kendisinin haklılık iddia edebilmesi için ise bir şekilde onların suçlu bulunmaları gerekiyordu. Allah' ın gerçek dünyada "egemen güçler"e denk düştüğünü ifade edersek, çevirdiği katakullilerin nedeni de açıkça görülebilir.
,
Yezidîler “seytan ile tanri esitti. tanri seytani kiskandi ve kutsal özelliklerini elinden aldi” diyorlar ve seytanı tutuyorlar. İnsanlarin her türlü kötülügü seytana mal ettiklerini, asil kötünün insan oldugunu savunuyorlar.
Modern satanizm ise, 1966 yilinda Rosemary’nin Bebeği isimli kitap ve film baslangic noktasi oldu. Şeytan tarafindan gebe birakilan ve Deccal’i doguran kadini anlatan filmin yapimcisi bir yil sonra öldürülecekti. Bu filmde ‘karabüyü danismani’ rolündeki Kafkas kökenli Anton La Vey (1930) ise, sonradan seytan kilisesini kurdu ve basrahip oldu.
Şeytanın kutsal kitabinda la vey şunları söylüyor: “Şeytanin cagidir bu; Şeytan dünyayi yönetiyor.”
Tanrı önce tamamen itaatkar bir varlık yaratıyor (içlerinden birisi itaat etmiyor, buna daha sonra değinicez). Daha sonra insanlığı yaratıyo ve onlardan da itaat etmesini istiyor. olasılıkları inceleyelim. Melekler de itaat etmekte özgür varlıklardır, ama onlar yüce bilgelikleri sayesinde içlerinden birisi dışında bozulmaya uğramamışlardır yada şeytan aslında bir melek değildir. Bu o kadar da önemli değildir. tanrının bütün bunların oluşumundaki amacı nedir? Eğer tamamen itaat eden bir soy istediyse, herşeyin sonunu olmadan önce görebilen sonsuz güçteki yüce tanrı şeytanın ona karşı geleceğini, insanları kötü yola sokacağını görememişmidir? Ya da en baştaki amacı insanları sınamak için kötülüğe, ve insanlar kötü yola sokan bir meleğe ihtiyacı vardır. Belki de Şeytan, sadece tanrının ondan istediği, insanları kötü yola sokmaya çalışma -ki bu olay tanrının, nefsine hakim olanları ayırmasına yardım edecektir-. Görevini tamamlıyordu. Yani bu durumda şeytan tanrının en pis işini yapan, kesinlikle yoldan çıkmamış bir melektir.
Her iki durum da kuran-ı kerim ile çakışıyor. Eğer gerçekten şeytanın nasıl davranacağını göremediyse gücü, Yada şeytanın aslında sadece kendisine verilen görevi yerine getirmekle yükümlü bir melek olması ise kuran-ı kerim'de bir yalan yada hatanın olduğunu gösterir. Tabii ki bundan başka senaryolarda kurulabilir, bunlar şu an aklıma gelen sadece ikisi. Bu da dünyanın ne kadar fazla olanak sunduğunu gösteriyor. İsterseniz bu ikisinden birine; isterseniz aslında bütün büyük dinlerin, şu anda inanılmayan birsürü eski dinin biraz geliştirilmiş versiyonu olduğuna ve birgün yıkılacağına ve yerine daha gerçekçi bir din geleceğine; yada gerçeği, insanlığın şu anki zekası ve bilgisiyle gerçeği kavrayamayacağına ve beklemeye (şu an benim durumumu en iyi bu açıklıyor) inanabilirsiniz.
Şeytanı kızıl tenli, kafasında iki boynuzu olan, uzun kuyruklu, belden aşağısı keçiye benzer kıllı bir yaratık olarak resmetmek saçmalıktır, palavradır ve yanlış anlaşılmadır...
İşte size diablo'nun imajının tarihi:
hiristiyanlık öncesi Avrupada Roma imparatorluğunun dışında kalan halklar(bkz: Ggermenler), onlar gibi çok tanrılı dine taparlardı. Bu dinde pan adında bir bereket tanrısı vardı ve bu tanrının imajı iri yarı, belden aşağısı keçiye benzer, sakallı ve boynuzlu, elinde çiftçilerin saman yığınlarını kaldırmak için kullandığıı çatallardan olan bir yaratık idi. Resimlerde çiftçiler onu bir çemberin ortasına alır ve etrafında dans ederek ona şükranlarını belirtirlerdi. Aradan yüzyılllar geçti, avrupada hiristiyanlık yayaıldı, eski dinler unutuldu, ta ki 14-15. yüzyıllarda savaşlar, salgın hastalıklar ve kıtlıklardan kırılan avrupada kilise bunların sebebini şeytan ve onun kulları olan cadılar olarak ilan edene dek(bkz: cadı avı). Bunları resmetmek için ise kafirlik döneminden kalma tanrı ve putları örnek aldılar, bunlardan en çok bilinenleri arasında olan pan da böylece çiftçilerin şükredip taptığı bir bereket tanrsı olmaktan kara tahtında oturup insanların başına felaket ve acı yağdıran bir iblise dönüştü. Aradan yüzyıllar geçti, çağlar değişti ve 20.yy ın popüler kültürü şeytanı bu saçma imajla insanların karşısına bir reyting malzemesi olarak çıkardı.
Eğer hiristiyanlık dönemin felaketlerinin (bkz: veba)(bkz: yüzyıl savaşları) sorumlusunu şeytan olarak göstermese idi şeytan bugün kötülüğün simgesi olmak yerine insanların öğrenip ibret alması gereken kovulmuş bir melek olarak görülürdü. Eski Yunan uygarlıklarına, Aztek uygarlığına veya doğu dinlerine bakarsanız ölüm ve yoketme tanrılarının bile adından saygı ile bahsedildiği görülür. İlahi dinlerde ise bu melek bir yanlış anlaşılmaya kurban gitti.
Bu durumda şeytana tapmak da ortaçağ kilisesinin bu yanlışından doğan bir kavram olabilir, nitekim ortaçağda ortaya çıkan bu kavram popüler çağda yayılmış ve taraftar bulmuştur.
Bu durumda şeytana tapmak da bir yanlışlıktan kaynaklanır ve yanlışlıktır...
Şeytan , insanlari kotu yola cektigi , gunaha tesvik ettigine inanilir. Bu yuzden cogunlukla tipleme olarak ( insan kiliginda ) yakisikli yada guzel karakterler kullanilmistir. Oldukca sogukkanli ve sinsi bakar , fazla konusmazlar yalniz etkileyicidirler.
Şeytan keci olarak sembolize edilir. Pentagram yildizinin icine bir keci basini tam oturtabilirsiniz. Ters yildizin ust taraftaki iki cikintisi boynuzlardir. Yanlardakiler ise kulaklar.
Şeytan , karanliklar lordudur. kotulugun efendisidir, cehennem in asil sahibidir.
Aslen eski ibranicede bas-atan kelimesinden turemistir. Bas-atan dusman demektir. Zamanla asima ugrayarak , yada cesitli kulturler tarafindan benimsenerek saydan ve en sonda seytan haline almistir .
Kimi dinlerde hz.Adem in bahcivan olduguna inanilirdi , cennet bahcesinin bahcivani o idi , Adem ve Havva portlerindede oldugu gibi buradada Şeytan , yilan formundadir ve Adem i yasak elmayi yemesi icin tesvik eder ( bastan cikarir ) . İlk kotuluk , butun diger kotuluklerin anasidir ve digerlerine gebe birakir.
Şeytan in kimi zamanlar insanlari kandirmak icin insan formunda gezdigi soylenir. Kimi zaman kiz arkadasiniz ona burunur yada tam tersi , veyahut en cok guvendiginiz insanlar . Onlarda sizi bu sekilde yoldan cikarir ve kandirirlar. Bilincinizde yada inancinizda dogru , ahlakli olduguna inandiginiz bir seyi size seytan yaptiriyor , sizi yoldan cikariyor olabilir.
Şeytan in allah katindan kovulma sebebi malumdur , burada itaat etmesi buyruldugunda , kimi inanislara gore seytanin su cumleyi soyledigi varsayilir :
- Non Serviam ! ( latinceden ingilizce karsiligi " i will not serve " , turkcesi ise " itaat etmem" dir. )
Din inanislarina gore , Şeytan a eslik eden , onun yaninda olan insanlar sonunda onunla ayni kaderi paylasacaklardir. Şeytan bu insanlari da kendi dustugu dipsiz kuyuya cekmek istemektedir. bu diger taraftan tanri ya besledigi kinden de ileri gelmektedir.
Şeytani tam anlami ile temsil eden belli basli karakter ozellikleri vardir , bunlara "yedi gunah"
( kibir,acgozluluk,ihanet,yalan,itaatsizlik vb. ) denilir. Şeytanin en onemli ve keskin ozelligi tabiiki oldukca kibirli olmasidir. İslam dinene gore de kibir en buyuk gunahlar arasindadir.,
Her ne kadar aksi söylense de, insan ruhunun yegane kurtarıcısı. Zira insanlar yaşamaya devam etmek için genel olarak üç tanımı kabul etmek zorundadırlar.
Birincisi, kişinin kendi varlığına inanabilmesi ve kendini kabul edebilmesi için yarattığı "ben" inancıdır. Bu daha sonra egonun oluşmasına da vesile olacaktır elbet.
İkincisi, yalnız olmadığını hissetmesi ve ödülleri hayal edebilmesi için tanrıdır. Yanlız değildir çünkü tanrı kendisiyle beraber başkalarını yaratmıştır. Hiçbiri olmadığında da başka yaratıkları ve tanrının kendisi yanında bulunur, insanın. Ödülleri düşünür insan, çünkü bir hayat amacı olduğunu düşünmek ister. Bunu başardığında da tanrı onu ödüllendirecektir.
Üçüncüsü ise, tahmin edebileceğiniz üzere Şeytandır. Bu nacizane kişilik, temelde insana hayatta karşılaşacağı engeller ve kötülükler olacağını anlatır. Kimi zaman bu kötülüğü kendi kendine bile yapmış olabilir insan. Ancak şeytan inancı sayesinde affedebilir kendini. Kendi savaşını vermeye başlar böylece şeytana karşı. Aslında şeytan her yerdedir, insana karşı çıkan herşeyde; kimi zaman kendi duygularında hatta.
Kişi düşünmeye başladığı andan itibaren ilk referans noktası olarak kendini alır ve bir "ben" inancını orada yaratmış olur zaten. İkinci ve üçüncü inançlar kişinin isteğine göre engellenebilir. Ancak ikinci inancın yok sayılması kolaydır, evet bir boşluk yaratır bir sıkıntı oluşturur belki ama boşluk fikri, sonlulukteması pek de öyle çekilmez değildir. Ancak kişi kendi içinde bir zıt güç, bir şeytan yaratmadıysa işte o zaman gerçekten ruhunu şeytana satmış demektir kendi elinde bir şey kalmamıştır. Yola devam etmek için gereklidir şeytan, kendini kanıtlamak için; haliylen ruhu korumak için de. Ve sanılanın aksine şeytan fikri tanrısız da var olabilir. ha bunu farkedemeyenler için söyleyelim, bu hissiyata şeytan demek zorunda diiliz zaten, ama budur şeytanın insan dünyasında asıl temsil ettiği şey.
17 Mayıs 2009 Pazar
İstekler
“Gerçek isteklerin üzeri, yanlış istekler tarafından örtülmüştür; kendileri doğru olsalar bile, üzerlerini örten yanlıştır. Kişi hayatındaki herhangi birini kaybettiğinde, kendisi hala canlı da olsa onu göremiyor, ona ulaşamıyor. Hayatındaki canlı insanlara olduğu gibi ölmüş olanlara ve istediği diğer hiçbirşeye insan ulaşamıyor çünkü bu dünyada insanın böyle gerçek istekleri gerçek olmayanlarla örtülmüştür.
Tıpkı altın hazinenin yerini bilmeyenlerin, ne olduğunu bilmedikleri bu gizli hazineyi bulmak için sürekli arayıp durmaları gibi bu varlıklar da onu bilmeden Ebedi Dünya'ya gün be gün ilerler ve yanlış olan tarafından geri çekilirler.” — Chhandogya Upanishad, VIII, 3, 1.
Çok yakın bir zamanda şöyle bir olay meydana geldi. Bir arkadaşımız, çok sevdiğimiz bir kardeşimiz bedenini terketti ve bizler ölümün o eski sorusuyla yüzyüze geldik. Upanişadlar’da bu sorunun yanıtı oldukça nettir. Bizler ölmüş arkadaşımızı göremeyiz, ulaşamayız, çünkü içimizdeki bu gerçek istek yanlış isteklerle örtülmüş, üzeri kapatılmıştır. Işte bu yüzden bizler gizli altın hazineyi arayan ama üzeri toprakla kapandığından onu göremeyen insanlara benzeriz.
Bütün meselenin özü de buradadır, bizler gerçek hayata adım atamıyoruz; hatta zaten onun içinde olmamıza rağmen gerçek hayattan yararlanamıyoruz. Çünkü ruhlarımızın etrafına gerçek olmayan isteklerden kalın bir perde çekilmiştir ve bunlar aslında çok yakınında olduklarımıza karşı bize engel oluşturuyor, gözlerimizi kör ediyor. Bir an için bu yanlış isteklerin üzerine çıkıp hayatın ışığını bir an için görebildiğimizde aşağıda kalan yanlış isteklerin oluşturduğu bulanık, gri renkli, engelleyici bulutu görebiliriz. Bunlar, kişisel olarak ilgimizi yönelttiklerimiz, kişisel rahatımıza dair düşüncelerimizdir ve yine ışığın içinden aşağılara indiğimizde yeniden o bulutların içinde kör olabilir, evrende başka hiçbir şeye olmadığı kadar onlara inanarak bizleri kör etmesine izin verebilir ve onlara olan sevgimizin haklılığını kendimize ve başkalarına karşı savunma çabası içine girebiliriz.
Belki de kendi kendini haklı çıkarmaya yönelik keskin bir niyet, gözlerimizi onların gerçekten ne olduklarını görebilmek için bu bulutların üzerinde yeterince uzun süre tutabilecektir. Kişisel rahatımız adına olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında ne olduğunu görerek bununla eğlenebiliriz bile. Oysa kendimizi rahat ettirmenin peşinde koşmak, en iyi ihtimalle acı bir eylemdir, bu onurumuz adına bizi sevindirecek bir başarı olmayacaktır. Insanın isteği şudur: bir peri masalında kral rolü oynamak, yüksek erdemler ve nezaketten çok, hissedemese de sahip olacağı ve zihninin bir köşesinde alçakgönüllü bir şekilde tutuyor olsa bile beden, zihin ve mal mülk için övülmek; anlamsız dalkavuklardan çok gerçek hayranların, kul köle olanların, nüfuz sahibi kişilerin yüceltici takdirlerini ve beğenilerini toplamak, herşeyin isteği şekilde gelişmesi ve kendi yolunun son derece iyi olduğunu hissetmek ve hissettiği şeyin herkes için, özellikle de kendisi için iyi olduğunu duyumsamak..
Zengin olmak için uğraşıp duran şu nüfuzlu insanlara bir bak! Onları motive eden ne? Kendi rahatlarını tehlikeye atmadan eskisinden daha çok midelerini doldurmaları mümkün değil ki, ya da yol kenarındaki dilenciden daha çok fiziksel zevk almaları da mümkün değil… Onları motive eden aslında hiç de fiziksel hazlar değil, daha çok peri masalındaki kral olmak için duydukları o unutulmaz istek. Bir parça zengin olur olmaz kapris yapmaya başladıklarını görürsünüz; güzel şeyler isterler, süslü püslü ve zarif şeyler isterler, prenslere layıktır istedikleri. Bu isteklerin nedeni istedikleri şeylerin güzelliğiyle mutluluk buldukları için değildir, çünkü güzelliğin verdiği mutluluk sahip olma arzusu olmadan da tadılabilir, gökkuşaklarının veya günbatımının vergisi yoktur ki. Güzelliğin verdiği mutluluk gerçek bir istektir, hayran olunma veya ilgi çekme isteği gibi yanlış isteklerle üzeri örtülmüştür, çünkü (ne de olsa) güzel şeylerin sahibi peri masalındaki kraldır.
Bunları söylemekteki amacımız insanlığın yarısını suçlamak olmadığı gibi, peri masalındaki kraliçeyi oynama fantezisinin evrenselliğini olduğundan daha az gibi göstermek için de değildir. Kibirliliğin sevgi üretmede ne büyük bir etken olduğunu, kraliçelik özleminin bütün Arcadialı Çobanların* o güzel dramlarında ne önemli bir rol oynadıklarını görmek harikuladedir.
Yaşadığımız hayat aslında güzel bir çocuk oyunu olurdu, bütün peri masalları da benzer hikayelerden ibarettir, ama ne yazık ki bizlerin bu hikayelere yüklediğimiz bir acı ve acımasızlık vardır. Zihnimizin bataklıklarından yükselen sisleri ve kızgınlıkların yarattığı karanlık bulutları izlemek eğiticidir ama yükseltici değildir; diğer insanların peri masalı hayallerimize kapılmadığını ama hepsinin kendi kabullerimize göre belirlediğimiz değerlerimize karşı katı yürekli olduğunu hissetmeye başladığımız an; bu, oldukça ileri düzeydeki bir bilge için sakince gülünmeye katlanmak, bir üstat içinse bundan sevinç duyarak aşağılanmak anlamına gelmektedir.
Kibirliliklerimize dair bu oyun inanılmaz geniş boyutlardadır. Bu oyun, yaşadığımız dünyada neredeyse hayatın tamamını oluşturur; yaşamın sık sık korkunç ve fırtınalı bir hal alıp dağları ve yıldızları gözden kaybettiren tüm atmosferini oluştururlar. Ne var ki, kalplerimiz kibirliliklerinden arındığında da çıplak kalır.
Bunlar ve bunun gibiler, ruhlarımızı kuşatan, renksiz, boğucu bulutlar gibi etrafımızda birikerek gerçek dünyayı bize kapatan ve zamanla bizleri gerçeğin kendileri olduğuna ikna eden yanlış isteklerdir. Daha hafiflemiş bir ruh halindeyken hayatın bir kukla komedisi, bir tiyatro oyunu olduğunu söylemeye yönelebiliriz ama etrafımızı karanlıklar kuşattığında yaşamı, gürültü ve şiddetle dolu, bir aptalın anlattığı ve hiçbir anlamı olmayan bir hikaye olarak tanımlarız.
Yanlış isteklerin oluşturduğu bulut bizleri şımarmaya ve yararsız uğraşlara iter, ta ki hayatın merhameti bizi sersemletici ve içimize işleyen, yükselten ve kendimizden öteye sürükleyerek hayatın buluttan katmanlarından biraz daha ötesine bakmamıza, kendi hayatımızın dışında başkalarının hayatlarını da görmeye izin veren bir olayla yeniden kavrayıncaya kadar. İşte o zaman yararsızlığın ve gerçekliğin ne olduğunu anlamaya başlarız. Kendi gördüğümüzü üzeri örtülmeden tutabilir ve etrafımızdaki bulutları biraz dağıtmak için istediğimizde geri çağırabilirsek, güneşi bir parça görebiliriz. Ama yine de gördüğümüzün işaret ettiğini tamamen kaçırabilir ve bu gerçeğe dokunuşu acıya ve üzüntüye dokunuş olarak yanlış adlandırabilir, hatta yaşamlarımızdaki üzüntüye derinden hayıflanabilir ve üzüntü karşımıza çıkmadan önce hoşumuza giden o pembe bulutlarla ilgilenip ilgilenemeyeceğimizi merak edebiliriz. Ama gerçekte, üzüntümüz ve çektiğimiz acı da tıpkı tatlı kibirliliklerimiz gibi periler ülkesine aittirler.
Bizler ister bu dünyada ulaşamadığımız için olsun, ister öte aleme geçmiş olsunlar, arkadaşlarımızdan ayrıldığımız için üzülürüz. Ama gerçek şu ki “ayrılık diye bir şey yoktur”. Hepimiz doğrudan birlikteyiz, ama ben periler ülkeme ait resimlerle öyle meşgulüm ki asla başımı kaldırıp yanı başımda duran arkadaşımı göremiyorum, ister ölü olsun, isterse diri. Bulutlardan oluşan o kalın, dönüp duran ve benim kişiliğim adını verdiğim katmanlardan bir an için başımı kaldırıp giden arkadaşımı da, o “bana ait olanı” da çok daha net görebilirim.
Periler ülkesinin yararsızlığını ve boşuna oluşunu son derece net olarak kimbilir kaç kez fark ettikten ve her seferinde bunu kendime söyledikten sonra, defalarca kez bunun içine çekildikten ve defalarca kez kibirliliğimi ve yararsızlığımı ciddiye aldıktan sonra yine de bu sürecin harika olduğu söyleyebilirim... İşte o zaman, gördüğüm görüntüyü ve hatıralarını unutabilirim ve bu durumda işleyişin nasıl tam olarak devam edebildiğini görmek yine harikadır. Dolayısıyla, her ne kadar Ebedi Olan’ın dünyasına gün be gün girsek de ve gerçek hayatın içinde bulunuyor olsak da bunu, altın hazinenin ayakları altında ezildiği insanlardan daha fazla görmüyor, bilmiyoruz. İnancın ve bilginin güçlü olumlamaları, bizleri körleştiren bulutlardaki aralıklardır, inancımızı boğmaya çalışan önemsiz düşünceler gözlerimizi kapatan bulutlardır. Kibir ve şüphe, gerçeği kapatan tüm yanlış isteklerin en yanlışıdır ama her biri de kendi oyununu oynarlar.
Kibir şüpheye, şüphe etmenin bilgece ve akıllıca olduğunu söyler. Şüphe ise kibire umutlarının buluttan dünyasının varolan tek dünya olduğunu ve başka bir şey için uğraşmanın gerekli olmadığını söyler. İşte böylece ruhlar karartılır ve insan hayatının hazin komedisi başlamış olur.
Tıpkı altın hazinenin yerini bilmeyenlerin, ne olduğunu bilmedikleri bu gizli hazineyi bulmak için sürekli arayıp durmaları gibi bu varlıklar da onu bilmeden Ebedi Dünya'ya gün be gün ilerler ve yanlış olan tarafından geri çekilirler.” — Chhandogya Upanishad, VIII, 3, 1.
Çok yakın bir zamanda şöyle bir olay meydana geldi. Bir arkadaşımız, çok sevdiğimiz bir kardeşimiz bedenini terketti ve bizler ölümün o eski sorusuyla yüzyüze geldik. Upanişadlar’da bu sorunun yanıtı oldukça nettir. Bizler ölmüş arkadaşımızı göremeyiz, ulaşamayız, çünkü içimizdeki bu gerçek istek yanlış isteklerle örtülmüş, üzeri kapatılmıştır. Işte bu yüzden bizler gizli altın hazineyi arayan ama üzeri toprakla kapandığından onu göremeyen insanlara benzeriz.
Bütün meselenin özü de buradadır, bizler gerçek hayata adım atamıyoruz; hatta zaten onun içinde olmamıza rağmen gerçek hayattan yararlanamıyoruz. Çünkü ruhlarımızın etrafına gerçek olmayan isteklerden kalın bir perde çekilmiştir ve bunlar aslında çok yakınında olduklarımıza karşı bize engel oluşturuyor, gözlerimizi kör ediyor. Bir an için bu yanlış isteklerin üzerine çıkıp hayatın ışığını bir an için görebildiğimizde aşağıda kalan yanlış isteklerin oluşturduğu bulanık, gri renkli, engelleyici bulutu görebiliriz. Bunlar, kişisel olarak ilgimizi yönelttiklerimiz, kişisel rahatımıza dair düşüncelerimizdir ve yine ışığın içinden aşağılara indiğimizde yeniden o bulutların içinde kör olabilir, evrende başka hiçbir şeye olmadığı kadar onlara inanarak bizleri kör etmesine izin verebilir ve onlara olan sevgimizin haklılığını kendimize ve başkalarına karşı savunma çabası içine girebiliriz.
Belki de kendi kendini haklı çıkarmaya yönelik keskin bir niyet, gözlerimizi onların gerçekten ne olduklarını görebilmek için bu bulutların üzerinde yeterince uzun süre tutabilecektir. Kişisel rahatımız adına olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında ne olduğunu görerek bununla eğlenebiliriz bile. Oysa kendimizi rahat ettirmenin peşinde koşmak, en iyi ihtimalle acı bir eylemdir, bu onurumuz adına bizi sevindirecek bir başarı olmayacaktır. Insanın isteği şudur: bir peri masalında kral rolü oynamak, yüksek erdemler ve nezaketten çok, hissedemese de sahip olacağı ve zihninin bir köşesinde alçakgönüllü bir şekilde tutuyor olsa bile beden, zihin ve mal mülk için övülmek; anlamsız dalkavuklardan çok gerçek hayranların, kul köle olanların, nüfuz sahibi kişilerin yüceltici takdirlerini ve beğenilerini toplamak, herşeyin isteği şekilde gelişmesi ve kendi yolunun son derece iyi olduğunu hissetmek ve hissettiği şeyin herkes için, özellikle de kendisi için iyi olduğunu duyumsamak..
Zengin olmak için uğraşıp duran şu nüfuzlu insanlara bir bak! Onları motive eden ne? Kendi rahatlarını tehlikeye atmadan eskisinden daha çok midelerini doldurmaları mümkün değil ki, ya da yol kenarındaki dilenciden daha çok fiziksel zevk almaları da mümkün değil… Onları motive eden aslında hiç de fiziksel hazlar değil, daha çok peri masalındaki kral olmak için duydukları o unutulmaz istek. Bir parça zengin olur olmaz kapris yapmaya başladıklarını görürsünüz; güzel şeyler isterler, süslü püslü ve zarif şeyler isterler, prenslere layıktır istedikleri. Bu isteklerin nedeni istedikleri şeylerin güzelliğiyle mutluluk buldukları için değildir, çünkü güzelliğin verdiği mutluluk sahip olma arzusu olmadan da tadılabilir, gökkuşaklarının veya günbatımının vergisi yoktur ki. Güzelliğin verdiği mutluluk gerçek bir istektir, hayran olunma veya ilgi çekme isteği gibi yanlış isteklerle üzeri örtülmüştür, çünkü (ne de olsa) güzel şeylerin sahibi peri masalındaki kraldır.
Bunları söylemekteki amacımız insanlığın yarısını suçlamak olmadığı gibi, peri masalındaki kraliçeyi oynama fantezisinin evrenselliğini olduğundan daha az gibi göstermek için de değildir. Kibirliliğin sevgi üretmede ne büyük bir etken olduğunu, kraliçelik özleminin bütün Arcadialı Çobanların* o güzel dramlarında ne önemli bir rol oynadıklarını görmek harikuladedir.
Yaşadığımız hayat aslında güzel bir çocuk oyunu olurdu, bütün peri masalları da benzer hikayelerden ibarettir, ama ne yazık ki bizlerin bu hikayelere yüklediğimiz bir acı ve acımasızlık vardır. Zihnimizin bataklıklarından yükselen sisleri ve kızgınlıkların yarattığı karanlık bulutları izlemek eğiticidir ama yükseltici değildir; diğer insanların peri masalı hayallerimize kapılmadığını ama hepsinin kendi kabullerimize göre belirlediğimiz değerlerimize karşı katı yürekli olduğunu hissetmeye başladığımız an; bu, oldukça ileri düzeydeki bir bilge için sakince gülünmeye katlanmak, bir üstat içinse bundan sevinç duyarak aşağılanmak anlamına gelmektedir.
Kibirliliklerimize dair bu oyun inanılmaz geniş boyutlardadır. Bu oyun, yaşadığımız dünyada neredeyse hayatın tamamını oluşturur; yaşamın sık sık korkunç ve fırtınalı bir hal alıp dağları ve yıldızları gözden kaybettiren tüm atmosferini oluştururlar. Ne var ki, kalplerimiz kibirliliklerinden arındığında da çıplak kalır.
Bunlar ve bunun gibiler, ruhlarımızı kuşatan, renksiz, boğucu bulutlar gibi etrafımızda birikerek gerçek dünyayı bize kapatan ve zamanla bizleri gerçeğin kendileri olduğuna ikna eden yanlış isteklerdir. Daha hafiflemiş bir ruh halindeyken hayatın bir kukla komedisi, bir tiyatro oyunu olduğunu söylemeye yönelebiliriz ama etrafımızı karanlıklar kuşattığında yaşamı, gürültü ve şiddetle dolu, bir aptalın anlattığı ve hiçbir anlamı olmayan bir hikaye olarak tanımlarız.
Yanlış isteklerin oluşturduğu bulut bizleri şımarmaya ve yararsız uğraşlara iter, ta ki hayatın merhameti bizi sersemletici ve içimize işleyen, yükselten ve kendimizden öteye sürükleyerek hayatın buluttan katmanlarından biraz daha ötesine bakmamıza, kendi hayatımızın dışında başkalarının hayatlarını da görmeye izin veren bir olayla yeniden kavrayıncaya kadar. İşte o zaman yararsızlığın ve gerçekliğin ne olduğunu anlamaya başlarız. Kendi gördüğümüzü üzeri örtülmeden tutabilir ve etrafımızdaki bulutları biraz dağıtmak için istediğimizde geri çağırabilirsek, güneşi bir parça görebiliriz. Ama yine de gördüğümüzün işaret ettiğini tamamen kaçırabilir ve bu gerçeğe dokunuşu acıya ve üzüntüye dokunuş olarak yanlış adlandırabilir, hatta yaşamlarımızdaki üzüntüye derinden hayıflanabilir ve üzüntü karşımıza çıkmadan önce hoşumuza giden o pembe bulutlarla ilgilenip ilgilenemeyeceğimizi merak edebiliriz. Ama gerçekte, üzüntümüz ve çektiğimiz acı da tıpkı tatlı kibirliliklerimiz gibi periler ülkesine aittirler.
Bizler ister bu dünyada ulaşamadığımız için olsun, ister öte aleme geçmiş olsunlar, arkadaşlarımızdan ayrıldığımız için üzülürüz. Ama gerçek şu ki “ayrılık diye bir şey yoktur”. Hepimiz doğrudan birlikteyiz, ama ben periler ülkeme ait resimlerle öyle meşgulüm ki asla başımı kaldırıp yanı başımda duran arkadaşımı göremiyorum, ister ölü olsun, isterse diri. Bulutlardan oluşan o kalın, dönüp duran ve benim kişiliğim adını verdiğim katmanlardan bir an için başımı kaldırıp giden arkadaşımı da, o “bana ait olanı” da çok daha net görebilirim.
Periler ülkesinin yararsızlığını ve boşuna oluşunu son derece net olarak kimbilir kaç kez fark ettikten ve her seferinde bunu kendime söyledikten sonra, defalarca kez bunun içine çekildikten ve defalarca kez kibirliliğimi ve yararsızlığımı ciddiye aldıktan sonra yine de bu sürecin harika olduğu söyleyebilirim... İşte o zaman, gördüğüm görüntüyü ve hatıralarını unutabilirim ve bu durumda işleyişin nasıl tam olarak devam edebildiğini görmek yine harikadır. Dolayısıyla, her ne kadar Ebedi Olan’ın dünyasına gün be gün girsek de ve gerçek hayatın içinde bulunuyor olsak da bunu, altın hazinenin ayakları altında ezildiği insanlardan daha fazla görmüyor, bilmiyoruz. İnancın ve bilginin güçlü olumlamaları, bizleri körleştiren bulutlardaki aralıklardır, inancımızı boğmaya çalışan önemsiz düşünceler gözlerimizi kapatan bulutlardır. Kibir ve şüphe, gerçeği kapatan tüm yanlış isteklerin en yanlışıdır ama her biri de kendi oyununu oynarlar.
Kibir şüpheye, şüphe etmenin bilgece ve akıllıca olduğunu söyler. Şüphe ise kibire umutlarının buluttan dünyasının varolan tek dünya olduğunu ve başka bir şey için uğraşmanın gerekli olmadığını söyler. İşte böylece ruhlar karartılır ve insan hayatının hazin komedisi başlamış olur.
24 Mart 2009 Salı
Hipnoz
PSİKOLOJİDE HİPNOZ
Psikoloji biliminin kurucusu olan William Wundt'un bir hipnoterapist olduğunu biliyoyor musunuz? Wundt'un 1902 yılında Pariste yayınlanmış "Hypnotisme et Suggestion" İsimli bir kitabı da bulunmaktadır.
Hipnoterapi psikoterapinin anası, babası, hızlandırıcısı, destekleyicisi, prototipi(ilk örneği) ve vazgeçilmezidir. Bana kalırsa psikolojide iki şeyin yeri çok özeldir ve bu iki şeyin yerini psikoloji tarihince başka hiç bir şey dolduramamıştır. Bunlardan ilki hipnoz ikincisi Freud'tur. İnancım o ki psikoloji bölümlerinde ilk okutulması gereken ders hipnoterapidir. Çünkü ondan daha kolay, hızlı, etkili ve risksiz başka bir yöntem yoktur.
Bir psikolog neden ve ne zaman hipnoterapiyi kullanmalıdır ? Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bir danışanınızı düşünün. Örneğin yıldırım korkusu var ve bundan dolayı yağmurlu ve kapalı havalarda dışarı çıkamıyor. Fobilerin terapisinde en çok kullanılan davranışçı yaklaşım geliyor değil mi aklınıza. Fakat burada işinize yaramaz çünkü danışanınızı kademeli olarak yıldırıma alıştırmak için gökyüzünde ne zaman yıldırım olacağını ne zaman olmayacağını kimse bilmez. Ancak hipnoterapi ile danışanı yağmurlu bir güne götürüp küçük şimşekler çakar iken bakınız siz korkmuyorsunuz çünkü gevşediniz.......vs.vs...... diyebilirsiniz ve gerekli telkinleri verebilirsiniz ve alıştırma terapisini bir kaç seans ta bitirebilirsiniz.
Psikologlar hipnoterapiyi kullanmak zorundadır çünkü bazı danışanlar için psikoterapi görmek başlı başına bir stres nedeni olabilmektedir. İnsanlarla sorunları olan bir danışanın sonuçta kendisi de bir insan olan terapistine hemen her türlü sorununu açması bilindiği gibi çok kolay olmuyor. Bu tür danışanlar genellikle nasıl anlatsam ! bilmem ki ! nereden başlasam !diye seansa başlayan kimselerdir. Böyle durumlarda hipnoz uyguladığım zaman danışanın stresi tamamen yok olmaktadır. Biraz önce "Ama anlatmam çok zor çekiniyorum utanıyorum" vs. vs. diyen danışanlarımı hipnoz seansı sırasında susturmak oldukça zor olabilmektedir. Hatırladığım bir danışanımda " Benim sorunlarım öyle anlatılabilecek cinsten şeyler değil en iyisi siz beni hipnotize edin çünkü ancak bu şekilde size anlatabilirim" demişti.
Diğer bazı psikoterapi yöntemlerinin rüyaları anlamlandırmak için günlerce aylarca beklemek zorunda kalmasına karşılık hipnoz esnasında her an rüya gördürebilir ve anlamlandırabilirsiniz. Günümüzde rüyalardan Irwin Yalom dahi psikoterapisinde yararlanmaktadır.
Ayrıca hipnoterapinin diğer hiç bir psikoterapide bulamayacağınız bazı özellikleri vardır. Bunlardan bir tanesi danışanınıza yaş geriletmesi yaptırabilmeniz ve gerekiyorsa travmatik olayın meydana geldiği yıllar önceki bir güne aynen geri götürebilmenizdir. Ayrıca bu teknik danışanın geçmişteki tutumları konusunda terapistin doğru bilgiler edinmesini sağlar.
Psikanalizin babası Sigmund Freud, Gestalt terapisti Fritz Perls, davranışçı Joseph Wolpe, Transactional Analist Erick Berne gibi ünlü isimlerin hepsi hipnozla ilgilendiler.
Yukarıdaki bahsettiğim nedenlerden dolayı bir psikoloğun ilk bilmesi gereken şeyin mutlaka hipnoterapi olmalı. Ve yeri ve zamanı geldiğinde uygulamalıdır diye düşünüyorum.
Sözlerimi sayın Dr.Tahir Özakkaş'ın çok değer verdiğim iki cümlesiyle bitirmek istiyorum:
"Her psikoterapi bir telkindir."
Uzm.Dr.Tahir Özakkaş (Psikiyatrist)
"Bir terapist ruhsal aygıtın çalışma sistemini anlamak ve müşahade etmek istiyorsa hipnoz harika bir vasıtadır."
Uzm.Dr.Tahir Özakkaş (Psikiyatrist)
HİPNOZU YAŞAYAN BİLİR
Hipnozu yaşattığım kişilerin hipnoz tanımları bireysel farklılıklar gösterebilmektedir. Yer yüzünde ne kadar insan varsa o kadar farklı hipnoz vardır diyebilirim. Danışanlarımdan seans sonrasında ki dönemlerde hipnozu tanımlamalarını isterim. Aşağıda hipnozu danışanlarımın dili ile sergilemeye çalıştım. Kişinin Hipnoz hakkındaki bilgisi ve hipnozdan beklentileri de yaptıkları hipnoz tanımını etkilemektedir. Aşağıdaki sözleri danışanlarımın ilk seanstan hemen sonra ve sonrasında söyledikleri sözlerden derledim.
-Hipnoz içselleşmekmiş.
-Çok hoş bir duygu.
-Hipnoz içsel huzuru yakalamak gibi bir şeymiş. Hipnoterapi ise zaten bizde var olan ve fark ettiğimiz bu içsel huzur sayesinde sorunlarımızın karşısına daha güçlü çıkmak gibi bir şey.
-Tüm enerjim beynimden toplanmıştı.
-Hipnozda beynim tüm baskı ve yüklerden kurtuluyor.
-Hipnoz sadece beyin olarak var olmak gibi birşey. Ve her şey çok berrak.
-Kendinizi resetlemek gibi bir şey.
-Çok yoğun bir uyuşukluk.
-Hipnoz insanın kendini bulmasıymış.Tüm cevaplar bendeymiş.
-Hipnozda vücuduma yabancılaşırken, benliğime yakınlaştığımı hissettim.
-Tuncay bey ne zaman tekrar gelebilirim?
- Tuncay bey keşke yanımda fotoğraf makinası olsaydı da hipnozda iken gittiğim yerlerin resmini çekebilseydim.
- Kendimi ameliyattan çıkmış gibi hissediyorum.
-Farklı bir dünyaymış yahu bu hipnoz.
-Seansa girmeden önce her yerim ağrıyordu. Çıktıktan sonra kendimi aynen bir melek gibi hissettim.
- Bir parçam sizi dinleyebilirken diğer parçam başka bir yerdeydi.
-Çok ağırlaştım.
-Garip şeymiş bu hipnoz.
- Sanki burada değildim. Sanki kendi vücuduma dışarıdan bakıyordum.
- Seans esnasında bir an sol yanağım kaşındı. Yanağımı kaşımak için önce elimin nerede olduğunu arayıp bulmam gerekti. Nihayet elimi buldum ancak bu sefer elimi kaldıracak gücü bulamadım.
- Hipnozdayken beynim bomboştu. Anlayamadığım şey beynimin bomboş olmasına rağmen daha önce asla düşünemediğim ve farkında olamadığım düşüncelere nasıl ulaştım. Yani daha önce aklımda öyle sorular vardı ki düşünmekten beynim yorgun düşerdi. Hipnozda bu soruların yanıtına nasıl beynim bom boş iken ulaşabildim? Hı?...
- Her zaman başka insanlarla tanışır ve memnun oldum deriz ya ; bu sefer hipnoz ile kendimle tanıştım ve memnun oldum dedim. İnsanın tanımadığı yönleri ile tanışması çok güzel bir şey.
- Hayatımda kendi üzerimde bu kadar iyi kontrol sağlayabildiğim başka bir anım yok.
-Şu an kendimi harika hissediyorum ve çok mutluyum. Gevşemiş olmak ve gevşemek için uzaylı olmanın gerekmediğini öğrenmek gerçekten müthiş.
- Bulutların üzerinde uzanıyordum.
- Her renkten ışıklar görüyordum.
- Hipnoz ile kendi iç devrimimi gerçekleştirdim.
- Hipnozla buradan Tahiti'ye ve Jamaika'ya en kısa yoldan gidilebiliyormuş.
- Hipnoz ben değişirsem çevremdeki her şeyin değişebileceğini bana gösterdi.
- Hipnozda insanın aklına normalde hiç gelmeyen ilginç düşünceler geliyor.
- Hipnozda bana ait olmayan beni buldum.(Bu söz benim danışanıma değil başka bir arkadaşımın danışanına aittir.)
-Zaman zaman tatillerde ve rahat olduğumuz anlarda hiçbir şey düşünmeyiz ve aklımıza o an gündemde olmayan bir çok düşünce gelmeye başlar. Sanırım benim yaşadığım hipnozda böyle bir şeydi.
-Boşluğun içinde bir yol açılıyordu. Sanki uzaydaymışım gibi. Bir yerlere girdim çıktım. Tünellerden geçtim.
-Hani bazen müthiş yorgun ve uykulu olursunuz ancak ne yaparsanız yapın uyuyamassınız. Hipnozda olmak bu duruma benziyor. Vücut uyumak istiyor ancak beyin uyumuyor ve beyin her zamankinden daha işlevsel çalışıyor.
-Tuncay bey canım tatil isteyince buraya geleceğim.
-Hipnoz yenilenmek gibi bir şeymiş.
-Hani bazen arkadaşlarımız bize "sen ancak onu rüyanda görürsün" der ya işte aynen bunun gibi rüyamda görmeyi çok istediğim ancak göremediğim şeyleri şimdi hipnozda gördüm.
-Hipnozdayken koşmak istedim. Müzik dinleyerek koştum biraz. Tabi bu koşma sadece hayal olarak gerçekleştiriliyordu. Ancak bu hayal çok canlıydı. Öyle ki gerçekte koşmadığım halde vücudumun terlediğini hissettim.
-Öncelikle şunu söylemeliyim ki hipnoz terapinin dışında ilginç bir deneyim oldu benim için. Ruhumun yanaklarını sıkmak istedim. Kendimi dinlediğim zamanda aynı tadı hazzı alıyorum. Ve sizin telkinleriniz kulaklarımda hala. Beni gülümsetiyor. O hipnoz anını unutamıyorum. 4 köşe olmak buymuş. 4 köşeydim. Kollarımı kaldırabilsem kendime sarılacaktım. "Merhaba ben. Seninle tanıştığıma memnun oldum." diyecektim. Yazarken bile o tadı yaşıyorum. Teşekkürler.
-O koltuktan hiç kalkmak istemiyordum, biraz
iddialı bir cümle olacak ama o anda hayatımın kalanını o koltukta oturmak için bağışlayabilirdim. Yani ömrümün sonuna kadar o koltukta kalabilirdim. O kadar iyi hissediyordum kendimi. Şu an düşünüyorum da yine bu tuşlara dokunarak sizinle ilk teması kurmuştum, ne kadar iyi yapmışım kendimi tebrik ediyorum. Ağzınızdan çıkan sözcükler, mekanlar, duygular üç boyutlu olarak karşımdaydı. Hem o duyguyu hissediyordum hem de görüyordum. Hissettiklerim ve gördüklerim çok gerçekçiydi, çok derin hissediyordum.
- Tuncay bey sizi klonlamak lazım. Hem de 5-6 kopya. Meğer mutlu olmak için bir sebep gerekmiyormuş ve aslında benimde bir sorunum yokmuş. Her şeyi sorun haline getiren benmişim. Bundan dolayı sizi klonlamak lazım.( Danışanımın beni onurlandıran bu sözleri hayatımda her şey birden bire olumlu yönde değişti anlamında söylüyordu. Oysa ben bir şey yapmamıştım. Sadece bu danışana yardımcı olmak için yine kendisine ait olan güçleri kullandım. Yani mucize ne bendedir ne de hipnozda. Mucize insanın kendisidir. Mucize insanın kendi içsel güçlerindedir.)
-Sayın Tuncay Bey;
Kendimi salı gününden bu yana daha sakin, daha mutlu, insanlarla ilişkilerinde daha güler yüzlü hissediyorum. Bunları eşime de sorarak onay aldım. Hipnozdan çıktıktan sonra bedensel olarak çok rahatlamıştım, artık vücudumda stresten gelen o yorgunluk, büyük bir stadyumu bir tane mum ile aydınlatmanın etkisi kadar azdı. Seanstan çıkıp eve giderken sigara almak için evimizin karşısındaki büfeden içeri girerken sanki programlanmışım gibi içeriye gülerek girdim. Ve o günden beri görüştüğüm her insanla güler yüzlü bir şekilde iletişim kuruyorum. Kendime güvenim biraz daha arttı. Her şeye daha olumlu bakabiliyorum sanki sinirleri alınmış gibiyim. Ama yine şu kararsızlığım yakamı bırakmıyor onunla boğuşuyorum. Umarım bunu da gelecek seansta giderebilirim. Ve en önemlisi gerçekten kendimi çok huzurlu hissediyorum ve hipnoterapiye girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
11 Kasım 2002 Salı günü saat 20.00 sizin için uygum mu?
-Başka bir danışanım hipnoz sona erdikten sonra kendisi ile dış dünya arasında adeta koruyucu bir kalkan oluştuğunu, hipnozdan önceki tüm stres kaynaklarından bu kalkan sayesinde korunduğunu, stres yaratan durumlara girdiğinde kendisini sanki orada değilmiş gibi hissettiğini, hipnoz ile hayatının bir anda inanılmaz şekilde değiştiğini belirtmişti. Ben bu danışanıma böyle bir kalkan sizi koruyacak şeklinde bir söz (telkin) etmemiştim. Sanırım kişinin kendi bilinçaltının zaten böyle bir kalkana ihtiyacı ve özlemi vardı. Bu özlemine hipnoz sayesinde kavuşmuş oldu.
Bir danışanıma uyguladığım birinci ve ikinci seans hiç bir zaman bir birine benzemez. Aynı insanlar farklı seansları sırasında hiç bir zaman bir birinin aynı deneyimleri yaşamazlar. Her seans sonunda hipnozu daha önceki seanstan farklı şekilde tanımlarlar ve yaşarlar. Çünkü bilinçaltı içerik hiçbir zaman sabit değildir durmadan değişir.
Değerli hipnoz ustası hocam Dr. Ali Özden Öztürk hipnozun objektif kriterlerle ölçülebilmesi konusunda şöyle der: " İki insana aynı miktarlarda elektriğe maruz kalsa elektriğin bu iki insan üzerinde meydana getirdiği etkiler ve kişilerin elektriğe vermiş olduğu tepkiler mutlaka farklı olur. Bunun gibi hipnoza maruz bırakılan insanların da farklı şeyler yaşayarak farklı tepkiler vermeleri doğaldır. "Hipnoz deterministik (aynı koşullarda aynı sonuçları doğuran) bir yapıda değildir. Özetle standart bir hipnoz yoktur.
Bir Deneyim Olarak Hipnoz
Her insanın hipnoz deneyimi farklılıklar gösterir. Ancak her hipnoz deneyiminin ortak yönleri de olabilir. Şimdi bu ortak olabilen yönlere göz atacağız.
Hipnozda Gevşeme
-Hipnozda en kolay elde edilen ve en sık gözlemlenen şey hastadaki huzur, sakinlik ve gevşemedir. Hipnozu yaşayan insanlar daha önce hiç bu kadar gevşemediklerini ifade ederler.
Hipnoz tüm vücutta ve ruhta hissedilen derin bir gevşemedir. Hipnoz, bilimin bulduğu nonfarmakolojik en etkili ajandır.
Düşünce Sürecinde Meydana Gelen Değişiklikler.
Hipnozda düşünce süreci yavaşlar ve düşünce derinleşir. Dikkat ve konsantrasyon hipnoz esnasında yoğundur. Belki de bundan dolayı bazı insanlar etrafta meydana gelen değişikliklere fazla aldırmazlar.
Duygusal Değişiklikler
Hipnozla insanların duygu durumunda değişiklikler meydana getirmek mümkündür. Öyle ki insanların bazen seans boyunca tek bir duyguyu yaşaması ve hissetmesi sağlanabilir.
Örnek:
Morali bozulmuş birisine seans boyunca iyimserlik duygusunu yaşaması telkin edilebilir. Bazı hastalar bunu rahatlıkla yerine getirebilirken bazılarına da yaşadıkları mutlu olaylar hatırlatarak hipnotist yardım edebilir.
Hipnozda telkin edilen ve yaşatılan duygusal değişiklikler, hipnozdan sonrada devam etme eğilimindedirler.
Değiştirilmiş Farkındalık (Modified Awarenes)
Burada önemli olan nokta farkındalığın bir şekilde değiştirilmiş olmasıdır.
Hipnozda farkındalık bir şeye
-Odaklanabilir,
-Dağılabilir,
-İçe yönelmiş,(psikolojik sorunlarla çalışırken genellikle içe yönelir)
-Dışa yönelmiş,
-Bölünmüş olabilir.
Tüm bunlar hipnozda beyin çorba gibi oluyor şeklinde anlaşılmamalı. Hipnoz Farkındalıktır (Dr.Ali Özden Öztürk)
Örnek:
Hastanın "Sizi dinliyordum ama bir parçam başka bir yerlerdeydi" şeklindeki sözleri farkındalığın bölünmesini örnek olarak verilebilir.
Psikomotor Değişiklikler
Vücut hareketlerinde azalma ve yavaşlama gözlenebilir.
Hareket etme isteğinde azalma (adeta tembellik) gözlenebilir.
Ağırlık, Hafiflik ve Uyuşukluk
Vücuda yayılmış rahatlık veren ağırlık uyuşukluk ve hafiflik hissedilebilir.
Örnek : Bir danışanım ağırlık hissini "Kendimi ameliyattan çıkmış gibi hissediyorum." şeklindeki sözleri ile ifade etmişti. Bir çok hasta kolunuzu kaldırır mısınız dediğimde kollarını kaldıramayacak kadar ağır hissederler veya çok yavaş kaldırabilirler.
Hipnozda Fiziksel Bazı Değişiklikler
-Nabız atışında azalma,
-Reflekslerde değişme,
-Yüz ifadesinde değişiklik,
-Nefeslerin yavaşlaması düzenlenmesi ve derinleşmesi,
-Gözlerin REM’deki gibi hareketlenmesi veya geriye doğru yaslanması.
-Telkine bağlı olarak vücut ısısı arttırılabilir veya azaltılabilir. Telkin olmadığı durumlarda vücut ısısının genellikle seansın başlarında azaldığını sonlarında ise arttığını gözlemledim.
-Kan basıncının düşmesi,
-Kalp ritminin yavaşlaması ve düzenli olması,
-Oksijen tüketimi artması,
-Kas gevşekliğinin artması,
Tüm yukarıdaki değişiklikleri atonom sinir sistemi gerçekleştirir. Otonom sinir sistemi bilinçli kontrolümüzde olmayan kalp atışı nefes alışı gibi faaliyetleri düzenler.
Hipnozda Beş Duyu
Hipnozda 5 duyu daha hassas çalışır. Ancak bazıları hipnotistin sesini çok daha uzaktan geliyormuş gibi algılamaya başlayabilirler.
Bazı insanlar kendilerini serin hissederler. Bazılarında karıncalanma görülür.
Örnekler:
1.Seans esnasında vakit bulduğum bir an bilgisayarda bir iki sayfa açmıştım. Bilgisayarın faresinin çıkardığı tık sesinin rahatsız ettiğini danışanım söylemişti.
2.Dokunma duyusu da hassaslaştığı için bu durum kaşınma olarak meydana çıkabilir.
3.Seans esnasında esnediğimi bir danışanım fark etmişti İşitme duyusunun hassas çalışması nedeniyle her ne kadar çaktırmamaya çalışarak esnemişsem de yakalanmıştık)
İmajinasyon Güçünde Artma
Hipnozda insanın imajlar yaratma, yoğunlaştırma
ve sürdürme gücü artar (Hammond 1990).
Hatta imajlar hallüsinasyonlar kadar canlı olabilir.
Hipnoz esnasında gözleri açtırılan birisine seans odasında olduğu telkin edilen ancak gerçekte orada olmayan birisi algılatılabilir (pozitif hallüsünasyon). Tam tersine hipnoz esnasında gerçekte orada olmayan bir nesneyi görmesi sağlanabilir (negatif hallisünasyon).
Araştırmalar imajinasyonun çok önemli bir terapi aracı olabileceğini göstermektedir (Porter &Sheikh,1978).
İmajlar hipnoterapide;
1.Hastaların kendilerini tasvirlendirmelerinde
(semboller yardımıyla),
2.Yaratıcı güçlerinin terapide kullanılmasında,
3.Kişisel gelişim ve problem çözmede kullanılabilirler.
Manda yuva yapmış söğüt dalına isimli türkümüz hayal gücümüzün şiddetini gösterir (Bakınız Resim 1).
Hafıza Süreçlerindeki Değişiklikler
Sinir sistemi her şeyi kaydedebilir. Bundan dolayı çok uzak olan çocukluk yıllarına ait anılarımız hipnozda net bir şekilde canlandırılabilir. Hipnozda bu şekilde hafıza gücünün artması hipermnezi (hypermnesia) olarak adlandırılır. Ancak Hipnoz ile unutulmuş her şeyin hatırlanması da mümkün olmayabilir. Sayın Doç.Dr.Timuçin Oral'ın dediği gibi hipnoz insanı geçmişe ışınlamaz.
İradi Olmayan Deneyimler Yaşanabilir (Avolitional Experiences)
İradi olmayan deneyimler fiziksel ve zihinsel deneyimler olarak ikiye ayrılır.
-Fiziksel olan deneyimlere ;
Örnek:Bir danışanım hipnoz esnasında vücudunu iki kat halinde algıladığını söylemişti.
Bu bağlamda fiziksel değişikliklere vücut imajında meydana gelen değişiklikler de diyebiliriz ve örneklerimizi arttırabiliriz.
-"Vücudumun genişlediğini hissediyorum" diyebilirler.
-Vücutlarının küçüldüğünü söyleyebilirler.
Zihinsel iradi olmayan deneyimlere örnek olarak danışanlarımın ifadeleri:
-Bulutların üzerinde uzanıyordum.
-Her renkten ışıklar görüyordum.
-Okyanusun üzerinde uzanıyordum.
-Çok özlediğim babamı birden bire karşımda gördüm.
Bu tür zihinsel ve fiziksel iradi olmayan deneyimler telkine bağlı olmadan kendiliğinden de ortaya çıkabilir.
Bu tür deneyimler tesadüfe bağlı değildir anlamlı olabilirler. Örnek: Ellerinin fiziksel olarak uzadığını hisseden ve algılayan danışan bazı şeyleri kontrol etmek istediğini sembolik olarak vurguluyor olabilir.
Zaman Algısında Değişiklikler (Time Distortion)
Hipnoz bittikten sonra hastalardan ilk istediğim şey saatin kaç olduğunu saate bakmadan tahmin etmeleridir. Kolay kolay doğru tahminde bulunamazlar. Çünkü zaman algısı hipnozda dış olaylarla değil de içsel yaşantılara kıyaslanarak meydana getirilir. Zaman algısı içsel yaşantıların hızını kazanır. İçsel yaşantılar yavaş olduğu için hipnozdaki kişiye hipnozda kaldığı süre çok az gelir.
Hipnozda Konuşma
Konuşma yavaş, monoton ve duraklamalı olabilir.
Hipnozda Literalite
Hipnozdaki insanlar telkinleri uygularken hipnotistin kullandığı kelimelere harfi harfine uyarak telkinleri yerine getirme eğilimindedirler.
Örnek 1:
Önemli işlerimden dolayı sabah erken kalkmam gerektiğinde benim için kendi kendime hipnoz yapmaktan başka çare yoktur. Çünkü benim uykum ağırdır ve bundan dolayı % 95 alarmın sesini duymam bile. Böyle durumlarda içsel alarmımı hipnozla kurar ve yatarım. Bir gece kendi kendime erken uyanacaksın telkinlerinde bulundum ve uyudum. Ancak sabah uyandığımda yataktan bir türlü kalkamıyordum. Zihnim kesinlikle uyanmıştı hatta eşimle ara sıra konuşuyordum, ancak vücudum külçe gibiydi. Sonuçta uyanmama rağmen bir türlü yataktan kalkamamıştım. Tabi bir türlü kalkamamamın nedenini biraz düşününce buldum: Akşam kendi kendime yaptığım hipnozda kendime verdiğim telkin erken uyanacaksın şeklindeydi. Uyanmakla yataktan kalkmak ayrı ayrı şeylerdir. Gerçektende telkinlerimin etkisiyle erken uyanmıştım, ancak yataktan ne yapsam da canım kalkmak istemedi. Sonraki gün kendime hipnoz uygulayarak yarın saat 7 de yataktan fırlayacaksın diye telkin verdim. Ve sabah yataktan o kadar hızlı fırlamıştım ki eşim " ne oldu eve hırsız mı girdi" dedi.
Örnek 2: Uyku sorunları yüzünden bütün gece boyunca yatakta kalması telkin edilen bir insan tuvalet ihtiyacı için dahi yataktan çıkmamıştır. Çünkü kendisine "GECE BOYUNCA YATAKTA KAL DENİLMİŞTİR".
Sonuçlar
Tüm bu hipnoz belirtilerini şu amaçlar için kullanabiliriz.
-Hasta ile uyum ve işbirliğini geliştirmek,
-Hastanın gizli yeteneklerini tedavide kullanarak onu etkilemek ve olumlu uyumlu davranışların ortaya çıkarmak.
-Hipnozun doğasında bulunan tüm anlattığım fenomenler hipnotist tarafından telkinle ne kadar yoğunlaştırılırsa hipnoz o kadar derinleştirilmiş olur.
Hipnoz esnasında gözlemlediğimiz değişiklikler hipnozun bir bilinç kaybı olduğunu düşündürebilir. Hastaların bilinçlerini kaybetmeden yukarıda bahsettiğim deneyimleri yaşamaları, hipnozdan hoş bir şaşkınlık içinde çıkmalarına neden olabilir.
-Aynı kişinin farklı seansları hipnoz konusundaki bir çok deneyimlerini değiştirebilir. Çünkü hipnozda sistematik değişiklikler meydana gelmez.
Psikoloji biliminin kurucusu olan William Wundt'un bir hipnoterapist olduğunu biliyoyor musunuz? Wundt'un 1902 yılında Pariste yayınlanmış "Hypnotisme et Suggestion" İsimli bir kitabı da bulunmaktadır.
Hipnoterapi psikoterapinin anası, babası, hızlandırıcısı, destekleyicisi, prototipi(ilk örneği) ve vazgeçilmezidir. Bana kalırsa psikolojide iki şeyin yeri çok özeldir ve bu iki şeyin yerini psikoloji tarihince başka hiç bir şey dolduramamıştır. Bunlardan ilki hipnoz ikincisi Freud'tur. İnancım o ki psikoloji bölümlerinde ilk okutulması gereken ders hipnoterapidir. Çünkü ondan daha kolay, hızlı, etkili ve risksiz başka bir yöntem yoktur.
Bir psikolog neden ve ne zaman hipnoterapiyi kullanmalıdır ? Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bir danışanınızı düşünün. Örneğin yıldırım korkusu var ve bundan dolayı yağmurlu ve kapalı havalarda dışarı çıkamıyor. Fobilerin terapisinde en çok kullanılan davranışçı yaklaşım geliyor değil mi aklınıza. Fakat burada işinize yaramaz çünkü danışanınızı kademeli olarak yıldırıma alıştırmak için gökyüzünde ne zaman yıldırım olacağını ne zaman olmayacağını kimse bilmez. Ancak hipnoterapi ile danışanı yağmurlu bir güne götürüp küçük şimşekler çakar iken bakınız siz korkmuyorsunuz çünkü gevşediniz.......vs.vs...... diyebilirsiniz ve gerekli telkinleri verebilirsiniz ve alıştırma terapisini bir kaç seans ta bitirebilirsiniz.
Psikologlar hipnoterapiyi kullanmak zorundadır çünkü bazı danışanlar için psikoterapi görmek başlı başına bir stres nedeni olabilmektedir. İnsanlarla sorunları olan bir danışanın sonuçta kendisi de bir insan olan terapistine hemen her türlü sorununu açması bilindiği gibi çok kolay olmuyor. Bu tür danışanlar genellikle nasıl anlatsam ! bilmem ki ! nereden başlasam !diye seansa başlayan kimselerdir. Böyle durumlarda hipnoz uyguladığım zaman danışanın stresi tamamen yok olmaktadır. Biraz önce "Ama anlatmam çok zor çekiniyorum utanıyorum" vs. vs. diyen danışanlarımı hipnoz seansı sırasında susturmak oldukça zor olabilmektedir. Hatırladığım bir danışanımda " Benim sorunlarım öyle anlatılabilecek cinsten şeyler değil en iyisi siz beni hipnotize edin çünkü ancak bu şekilde size anlatabilirim" demişti.
Diğer bazı psikoterapi yöntemlerinin rüyaları anlamlandırmak için günlerce aylarca beklemek zorunda kalmasına karşılık hipnoz esnasında her an rüya gördürebilir ve anlamlandırabilirsiniz. Günümüzde rüyalardan Irwin Yalom dahi psikoterapisinde yararlanmaktadır.
Ayrıca hipnoterapinin diğer hiç bir psikoterapide bulamayacağınız bazı özellikleri vardır. Bunlardan bir tanesi danışanınıza yaş geriletmesi yaptırabilmeniz ve gerekiyorsa travmatik olayın meydana geldiği yıllar önceki bir güne aynen geri götürebilmenizdir. Ayrıca bu teknik danışanın geçmişteki tutumları konusunda terapistin doğru bilgiler edinmesini sağlar.
Psikanalizin babası Sigmund Freud, Gestalt terapisti Fritz Perls, davranışçı Joseph Wolpe, Transactional Analist Erick Berne gibi ünlü isimlerin hepsi hipnozla ilgilendiler.
Yukarıdaki bahsettiğim nedenlerden dolayı bir psikoloğun ilk bilmesi gereken şeyin mutlaka hipnoterapi olmalı. Ve yeri ve zamanı geldiğinde uygulamalıdır diye düşünüyorum.
Sözlerimi sayın Dr.Tahir Özakkaş'ın çok değer verdiğim iki cümlesiyle bitirmek istiyorum:
"Her psikoterapi bir telkindir."
Uzm.Dr.Tahir Özakkaş (Psikiyatrist)
"Bir terapist ruhsal aygıtın çalışma sistemini anlamak ve müşahade etmek istiyorsa hipnoz harika bir vasıtadır."
Uzm.Dr.Tahir Özakkaş (Psikiyatrist)
HİPNOZU YAŞAYAN BİLİR
Hipnozu yaşattığım kişilerin hipnoz tanımları bireysel farklılıklar gösterebilmektedir. Yer yüzünde ne kadar insan varsa o kadar farklı hipnoz vardır diyebilirim. Danışanlarımdan seans sonrasında ki dönemlerde hipnozu tanımlamalarını isterim. Aşağıda hipnozu danışanlarımın dili ile sergilemeye çalıştım. Kişinin Hipnoz hakkındaki bilgisi ve hipnozdan beklentileri de yaptıkları hipnoz tanımını etkilemektedir. Aşağıdaki sözleri danışanlarımın ilk seanstan hemen sonra ve sonrasında söyledikleri sözlerden derledim.
-Hipnoz içselleşmekmiş.
-Çok hoş bir duygu.
-Hipnoz içsel huzuru yakalamak gibi bir şeymiş. Hipnoterapi ise zaten bizde var olan ve fark ettiğimiz bu içsel huzur sayesinde sorunlarımızın karşısına daha güçlü çıkmak gibi bir şey.
-Tüm enerjim beynimden toplanmıştı.
-Hipnozda beynim tüm baskı ve yüklerden kurtuluyor.
-Hipnoz sadece beyin olarak var olmak gibi birşey. Ve her şey çok berrak.
-Kendinizi resetlemek gibi bir şey.
-Çok yoğun bir uyuşukluk.
-Hipnoz insanın kendini bulmasıymış.Tüm cevaplar bendeymiş.
-Hipnozda vücuduma yabancılaşırken, benliğime yakınlaştığımı hissettim.
-Tuncay bey ne zaman tekrar gelebilirim?
- Tuncay bey keşke yanımda fotoğraf makinası olsaydı da hipnozda iken gittiğim yerlerin resmini çekebilseydim.
- Kendimi ameliyattan çıkmış gibi hissediyorum.
-Farklı bir dünyaymış yahu bu hipnoz.
-Seansa girmeden önce her yerim ağrıyordu. Çıktıktan sonra kendimi aynen bir melek gibi hissettim.
- Bir parçam sizi dinleyebilirken diğer parçam başka bir yerdeydi.
-Çok ağırlaştım.
-Garip şeymiş bu hipnoz.
- Sanki burada değildim. Sanki kendi vücuduma dışarıdan bakıyordum.
- Seans esnasında bir an sol yanağım kaşındı. Yanağımı kaşımak için önce elimin nerede olduğunu arayıp bulmam gerekti. Nihayet elimi buldum ancak bu sefer elimi kaldıracak gücü bulamadım.
- Hipnozdayken beynim bomboştu. Anlayamadığım şey beynimin bomboş olmasına rağmen daha önce asla düşünemediğim ve farkında olamadığım düşüncelere nasıl ulaştım. Yani daha önce aklımda öyle sorular vardı ki düşünmekten beynim yorgun düşerdi. Hipnozda bu soruların yanıtına nasıl beynim bom boş iken ulaşabildim? Hı?...
- Her zaman başka insanlarla tanışır ve memnun oldum deriz ya ; bu sefer hipnoz ile kendimle tanıştım ve memnun oldum dedim. İnsanın tanımadığı yönleri ile tanışması çok güzel bir şey.
- Hayatımda kendi üzerimde bu kadar iyi kontrol sağlayabildiğim başka bir anım yok.
-Şu an kendimi harika hissediyorum ve çok mutluyum. Gevşemiş olmak ve gevşemek için uzaylı olmanın gerekmediğini öğrenmek gerçekten müthiş.
- Bulutların üzerinde uzanıyordum.
- Her renkten ışıklar görüyordum.
- Hipnoz ile kendi iç devrimimi gerçekleştirdim.
- Hipnozla buradan Tahiti'ye ve Jamaika'ya en kısa yoldan gidilebiliyormuş.
- Hipnoz ben değişirsem çevremdeki her şeyin değişebileceğini bana gösterdi.
- Hipnozda insanın aklına normalde hiç gelmeyen ilginç düşünceler geliyor.
- Hipnozda bana ait olmayan beni buldum.(Bu söz benim danışanıma değil başka bir arkadaşımın danışanına aittir.)
-Zaman zaman tatillerde ve rahat olduğumuz anlarda hiçbir şey düşünmeyiz ve aklımıza o an gündemde olmayan bir çok düşünce gelmeye başlar. Sanırım benim yaşadığım hipnozda böyle bir şeydi.
-Boşluğun içinde bir yol açılıyordu. Sanki uzaydaymışım gibi. Bir yerlere girdim çıktım. Tünellerden geçtim.
-Hani bazen müthiş yorgun ve uykulu olursunuz ancak ne yaparsanız yapın uyuyamassınız. Hipnozda olmak bu duruma benziyor. Vücut uyumak istiyor ancak beyin uyumuyor ve beyin her zamankinden daha işlevsel çalışıyor.
-Tuncay bey canım tatil isteyince buraya geleceğim.
-Hipnoz yenilenmek gibi bir şeymiş.
-Hani bazen arkadaşlarımız bize "sen ancak onu rüyanda görürsün" der ya işte aynen bunun gibi rüyamda görmeyi çok istediğim ancak göremediğim şeyleri şimdi hipnozda gördüm.
-Hipnozdayken koşmak istedim. Müzik dinleyerek koştum biraz. Tabi bu koşma sadece hayal olarak gerçekleştiriliyordu. Ancak bu hayal çok canlıydı. Öyle ki gerçekte koşmadığım halde vücudumun terlediğini hissettim.
-Öncelikle şunu söylemeliyim ki hipnoz terapinin dışında ilginç bir deneyim oldu benim için. Ruhumun yanaklarını sıkmak istedim. Kendimi dinlediğim zamanda aynı tadı hazzı alıyorum. Ve sizin telkinleriniz kulaklarımda hala. Beni gülümsetiyor. O hipnoz anını unutamıyorum. 4 köşe olmak buymuş. 4 köşeydim. Kollarımı kaldırabilsem kendime sarılacaktım. "Merhaba ben. Seninle tanıştığıma memnun oldum." diyecektim. Yazarken bile o tadı yaşıyorum. Teşekkürler.
-O koltuktan hiç kalkmak istemiyordum, biraz
iddialı bir cümle olacak ama o anda hayatımın kalanını o koltukta oturmak için bağışlayabilirdim. Yani ömrümün sonuna kadar o koltukta kalabilirdim. O kadar iyi hissediyordum kendimi. Şu an düşünüyorum da yine bu tuşlara dokunarak sizinle ilk teması kurmuştum, ne kadar iyi yapmışım kendimi tebrik ediyorum. Ağzınızdan çıkan sözcükler, mekanlar, duygular üç boyutlu olarak karşımdaydı. Hem o duyguyu hissediyordum hem de görüyordum. Hissettiklerim ve gördüklerim çok gerçekçiydi, çok derin hissediyordum.
- Tuncay bey sizi klonlamak lazım. Hem de 5-6 kopya. Meğer mutlu olmak için bir sebep gerekmiyormuş ve aslında benimde bir sorunum yokmuş. Her şeyi sorun haline getiren benmişim. Bundan dolayı sizi klonlamak lazım.( Danışanımın beni onurlandıran bu sözleri hayatımda her şey birden bire olumlu yönde değişti anlamında söylüyordu. Oysa ben bir şey yapmamıştım. Sadece bu danışana yardımcı olmak için yine kendisine ait olan güçleri kullandım. Yani mucize ne bendedir ne de hipnozda. Mucize insanın kendisidir. Mucize insanın kendi içsel güçlerindedir.)
-Sayın Tuncay Bey;
Kendimi salı gününden bu yana daha sakin, daha mutlu, insanlarla ilişkilerinde daha güler yüzlü hissediyorum. Bunları eşime de sorarak onay aldım. Hipnozdan çıktıktan sonra bedensel olarak çok rahatlamıştım, artık vücudumda stresten gelen o yorgunluk, büyük bir stadyumu bir tane mum ile aydınlatmanın etkisi kadar azdı. Seanstan çıkıp eve giderken sigara almak için evimizin karşısındaki büfeden içeri girerken sanki programlanmışım gibi içeriye gülerek girdim. Ve o günden beri görüştüğüm her insanla güler yüzlü bir şekilde iletişim kuruyorum. Kendime güvenim biraz daha arttı. Her şeye daha olumlu bakabiliyorum sanki sinirleri alınmış gibiyim. Ama yine şu kararsızlığım yakamı bırakmıyor onunla boğuşuyorum. Umarım bunu da gelecek seansta giderebilirim. Ve en önemlisi gerçekten kendimi çok huzurlu hissediyorum ve hipnoterapiye girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
11 Kasım 2002 Salı günü saat 20.00 sizin için uygum mu?
-Başka bir danışanım hipnoz sona erdikten sonra kendisi ile dış dünya arasında adeta koruyucu bir kalkan oluştuğunu, hipnozdan önceki tüm stres kaynaklarından bu kalkan sayesinde korunduğunu, stres yaratan durumlara girdiğinde kendisini sanki orada değilmiş gibi hissettiğini, hipnoz ile hayatının bir anda inanılmaz şekilde değiştiğini belirtmişti. Ben bu danışanıma böyle bir kalkan sizi koruyacak şeklinde bir söz (telkin) etmemiştim. Sanırım kişinin kendi bilinçaltının zaten böyle bir kalkana ihtiyacı ve özlemi vardı. Bu özlemine hipnoz sayesinde kavuşmuş oldu.
Bir danışanıma uyguladığım birinci ve ikinci seans hiç bir zaman bir birine benzemez. Aynı insanlar farklı seansları sırasında hiç bir zaman bir birinin aynı deneyimleri yaşamazlar. Her seans sonunda hipnozu daha önceki seanstan farklı şekilde tanımlarlar ve yaşarlar. Çünkü bilinçaltı içerik hiçbir zaman sabit değildir durmadan değişir.
Değerli hipnoz ustası hocam Dr. Ali Özden Öztürk hipnozun objektif kriterlerle ölçülebilmesi konusunda şöyle der: " İki insana aynı miktarlarda elektriğe maruz kalsa elektriğin bu iki insan üzerinde meydana getirdiği etkiler ve kişilerin elektriğe vermiş olduğu tepkiler mutlaka farklı olur. Bunun gibi hipnoza maruz bırakılan insanların da farklı şeyler yaşayarak farklı tepkiler vermeleri doğaldır. "Hipnoz deterministik (aynı koşullarda aynı sonuçları doğuran) bir yapıda değildir. Özetle standart bir hipnoz yoktur.
Bir Deneyim Olarak Hipnoz
Her insanın hipnoz deneyimi farklılıklar gösterir. Ancak her hipnoz deneyiminin ortak yönleri de olabilir. Şimdi bu ortak olabilen yönlere göz atacağız.
Hipnozda Gevşeme
-Hipnozda en kolay elde edilen ve en sık gözlemlenen şey hastadaki huzur, sakinlik ve gevşemedir. Hipnozu yaşayan insanlar daha önce hiç bu kadar gevşemediklerini ifade ederler.
Hipnoz tüm vücutta ve ruhta hissedilen derin bir gevşemedir. Hipnoz, bilimin bulduğu nonfarmakolojik en etkili ajandır.
Düşünce Sürecinde Meydana Gelen Değişiklikler.
Hipnozda düşünce süreci yavaşlar ve düşünce derinleşir. Dikkat ve konsantrasyon hipnoz esnasında yoğundur. Belki de bundan dolayı bazı insanlar etrafta meydana gelen değişikliklere fazla aldırmazlar.
Duygusal Değişiklikler
Hipnozla insanların duygu durumunda değişiklikler meydana getirmek mümkündür. Öyle ki insanların bazen seans boyunca tek bir duyguyu yaşaması ve hissetmesi sağlanabilir.
Örnek:
Morali bozulmuş birisine seans boyunca iyimserlik duygusunu yaşaması telkin edilebilir. Bazı hastalar bunu rahatlıkla yerine getirebilirken bazılarına da yaşadıkları mutlu olaylar hatırlatarak hipnotist yardım edebilir.
Hipnozda telkin edilen ve yaşatılan duygusal değişiklikler, hipnozdan sonrada devam etme eğilimindedirler.
Değiştirilmiş Farkındalık (Modified Awarenes)
Burada önemli olan nokta farkındalığın bir şekilde değiştirilmiş olmasıdır.
Hipnozda farkındalık bir şeye
-Odaklanabilir,
-Dağılabilir,
-İçe yönelmiş,(psikolojik sorunlarla çalışırken genellikle içe yönelir)
-Dışa yönelmiş,
-Bölünmüş olabilir.
Tüm bunlar hipnozda beyin çorba gibi oluyor şeklinde anlaşılmamalı. Hipnoz Farkındalıktır (Dr.Ali Özden Öztürk)
Örnek:
Hastanın "Sizi dinliyordum ama bir parçam başka bir yerlerdeydi" şeklindeki sözleri farkındalığın bölünmesini örnek olarak verilebilir.
Psikomotor Değişiklikler
Vücut hareketlerinde azalma ve yavaşlama gözlenebilir.
Hareket etme isteğinde azalma (adeta tembellik) gözlenebilir.
Ağırlık, Hafiflik ve Uyuşukluk
Vücuda yayılmış rahatlık veren ağırlık uyuşukluk ve hafiflik hissedilebilir.
Örnek : Bir danışanım ağırlık hissini "Kendimi ameliyattan çıkmış gibi hissediyorum." şeklindeki sözleri ile ifade etmişti. Bir çok hasta kolunuzu kaldırır mısınız dediğimde kollarını kaldıramayacak kadar ağır hissederler veya çok yavaş kaldırabilirler.
Hipnozda Fiziksel Bazı Değişiklikler
-Nabız atışında azalma,
-Reflekslerde değişme,
-Yüz ifadesinde değişiklik,
-Nefeslerin yavaşlaması düzenlenmesi ve derinleşmesi,
-Gözlerin REM’deki gibi hareketlenmesi veya geriye doğru yaslanması.
-Telkine bağlı olarak vücut ısısı arttırılabilir veya azaltılabilir. Telkin olmadığı durumlarda vücut ısısının genellikle seansın başlarında azaldığını sonlarında ise arttığını gözlemledim.
-Kan basıncının düşmesi,
-Kalp ritminin yavaşlaması ve düzenli olması,
-Oksijen tüketimi artması,
-Kas gevşekliğinin artması,
Tüm yukarıdaki değişiklikleri atonom sinir sistemi gerçekleştirir. Otonom sinir sistemi bilinçli kontrolümüzde olmayan kalp atışı nefes alışı gibi faaliyetleri düzenler.
Hipnozda Beş Duyu
Hipnozda 5 duyu daha hassas çalışır. Ancak bazıları hipnotistin sesini çok daha uzaktan geliyormuş gibi algılamaya başlayabilirler.
Bazı insanlar kendilerini serin hissederler. Bazılarında karıncalanma görülür.
Örnekler:
1.Seans esnasında vakit bulduğum bir an bilgisayarda bir iki sayfa açmıştım. Bilgisayarın faresinin çıkardığı tık sesinin rahatsız ettiğini danışanım söylemişti.
2.Dokunma duyusu da hassaslaştığı için bu durum kaşınma olarak meydana çıkabilir.
3.Seans esnasında esnediğimi bir danışanım fark etmişti İşitme duyusunun hassas çalışması nedeniyle her ne kadar çaktırmamaya çalışarak esnemişsem de yakalanmıştık)
İmajinasyon Güçünde Artma
Hipnozda insanın imajlar yaratma, yoğunlaştırma
ve sürdürme gücü artar (Hammond 1990).
Hatta imajlar hallüsinasyonlar kadar canlı olabilir.
Hipnoz esnasında gözleri açtırılan birisine seans odasında olduğu telkin edilen ancak gerçekte orada olmayan birisi algılatılabilir (pozitif hallüsünasyon). Tam tersine hipnoz esnasında gerçekte orada olmayan bir nesneyi görmesi sağlanabilir (negatif hallisünasyon).
Araştırmalar imajinasyonun çok önemli bir terapi aracı olabileceğini göstermektedir (Porter &Sheikh,1978).
İmajlar hipnoterapide;
1.Hastaların kendilerini tasvirlendirmelerinde
(semboller yardımıyla),
2.Yaratıcı güçlerinin terapide kullanılmasında,
3.Kişisel gelişim ve problem çözmede kullanılabilirler.
Manda yuva yapmış söğüt dalına isimli türkümüz hayal gücümüzün şiddetini gösterir (Bakınız Resim 1).
Hafıza Süreçlerindeki Değişiklikler
Sinir sistemi her şeyi kaydedebilir. Bundan dolayı çok uzak olan çocukluk yıllarına ait anılarımız hipnozda net bir şekilde canlandırılabilir. Hipnozda bu şekilde hafıza gücünün artması hipermnezi (hypermnesia) olarak adlandırılır. Ancak Hipnoz ile unutulmuş her şeyin hatırlanması da mümkün olmayabilir. Sayın Doç.Dr.Timuçin Oral'ın dediği gibi hipnoz insanı geçmişe ışınlamaz.
İradi Olmayan Deneyimler Yaşanabilir (Avolitional Experiences)
İradi olmayan deneyimler fiziksel ve zihinsel deneyimler olarak ikiye ayrılır.
-Fiziksel olan deneyimlere ;
Örnek:Bir danışanım hipnoz esnasında vücudunu iki kat halinde algıladığını söylemişti.
Bu bağlamda fiziksel değişikliklere vücut imajında meydana gelen değişiklikler de diyebiliriz ve örneklerimizi arttırabiliriz.
-"Vücudumun genişlediğini hissediyorum" diyebilirler.
-Vücutlarının küçüldüğünü söyleyebilirler.
Zihinsel iradi olmayan deneyimlere örnek olarak danışanlarımın ifadeleri:
-Bulutların üzerinde uzanıyordum.
-Her renkten ışıklar görüyordum.
-Okyanusun üzerinde uzanıyordum.
-Çok özlediğim babamı birden bire karşımda gördüm.
Bu tür zihinsel ve fiziksel iradi olmayan deneyimler telkine bağlı olmadan kendiliğinden de ortaya çıkabilir.
Bu tür deneyimler tesadüfe bağlı değildir anlamlı olabilirler. Örnek: Ellerinin fiziksel olarak uzadığını hisseden ve algılayan danışan bazı şeyleri kontrol etmek istediğini sembolik olarak vurguluyor olabilir.
Zaman Algısında Değişiklikler (Time Distortion)
Hipnoz bittikten sonra hastalardan ilk istediğim şey saatin kaç olduğunu saate bakmadan tahmin etmeleridir. Kolay kolay doğru tahminde bulunamazlar. Çünkü zaman algısı hipnozda dış olaylarla değil de içsel yaşantılara kıyaslanarak meydana getirilir. Zaman algısı içsel yaşantıların hızını kazanır. İçsel yaşantılar yavaş olduğu için hipnozdaki kişiye hipnozda kaldığı süre çok az gelir.
Hipnozda Konuşma
Konuşma yavaş, monoton ve duraklamalı olabilir.
Hipnozda Literalite
Hipnozdaki insanlar telkinleri uygularken hipnotistin kullandığı kelimelere harfi harfine uyarak telkinleri yerine getirme eğilimindedirler.
Örnek 1:
Önemli işlerimden dolayı sabah erken kalkmam gerektiğinde benim için kendi kendime hipnoz yapmaktan başka çare yoktur. Çünkü benim uykum ağırdır ve bundan dolayı % 95 alarmın sesini duymam bile. Böyle durumlarda içsel alarmımı hipnozla kurar ve yatarım. Bir gece kendi kendime erken uyanacaksın telkinlerinde bulundum ve uyudum. Ancak sabah uyandığımda yataktan bir türlü kalkamıyordum. Zihnim kesinlikle uyanmıştı hatta eşimle ara sıra konuşuyordum, ancak vücudum külçe gibiydi. Sonuçta uyanmama rağmen bir türlü yataktan kalkamamıştım. Tabi bir türlü kalkamamamın nedenini biraz düşününce buldum: Akşam kendi kendime yaptığım hipnozda kendime verdiğim telkin erken uyanacaksın şeklindeydi. Uyanmakla yataktan kalkmak ayrı ayrı şeylerdir. Gerçektende telkinlerimin etkisiyle erken uyanmıştım, ancak yataktan ne yapsam da canım kalkmak istemedi. Sonraki gün kendime hipnoz uygulayarak yarın saat 7 de yataktan fırlayacaksın diye telkin verdim. Ve sabah yataktan o kadar hızlı fırlamıştım ki eşim " ne oldu eve hırsız mı girdi" dedi.
Örnek 2: Uyku sorunları yüzünden bütün gece boyunca yatakta kalması telkin edilen bir insan tuvalet ihtiyacı için dahi yataktan çıkmamıştır. Çünkü kendisine "GECE BOYUNCA YATAKTA KAL DENİLMİŞTİR".
Sonuçlar
Tüm bu hipnoz belirtilerini şu amaçlar için kullanabiliriz.
-Hasta ile uyum ve işbirliğini geliştirmek,
-Hastanın gizli yeteneklerini tedavide kullanarak onu etkilemek ve olumlu uyumlu davranışların ortaya çıkarmak.
-Hipnozun doğasında bulunan tüm anlattığım fenomenler hipnotist tarafından telkinle ne kadar yoğunlaştırılırsa hipnoz o kadar derinleştirilmiş olur.
Hipnoz esnasında gözlemlediğimiz değişiklikler hipnozun bir bilinç kaybı olduğunu düşündürebilir. Hastaların bilinçlerini kaybetmeden yukarıda bahsettiğim deneyimleri yaşamaları, hipnozdan hoş bir şaşkınlık içinde çıkmalarına neden olabilir.
-Aynı kişinin farklı seansları hipnoz konusundaki bir çok deneyimlerini değiştirebilir. Çünkü hipnozda sistematik değişiklikler meydana gelmez.
17 Şubat 2009 Salı
Mu, sembolizm
Sayın Haluk Çağın'ın yazısından alıntıdır
MU & MARMARA
Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer "MU kıtası"dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).
Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.
Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.
Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:
- Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?
- İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa'nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman'ın tapınağı, Nuh'un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim'in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?
- Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?
- Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?
Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.
Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce "Serapis" sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:
Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, "Sfenks'in Gözleri" isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:
"Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye'ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto'ya göre, esrarengiz figür bir serapis'dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).
Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel "Olağanüstü bir yaratığı" betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto'ydu."
E.V.Daniken'in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.
Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis'lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi" denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda "Akaşik kayıtlar"ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken'in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.
Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).
İşte bu sebeplerden ötürü, "O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz," denmiştir. E.V. Daniken'in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak "açık" olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:
“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)
"Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.” (Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)
Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.
Homeros'un kahramanı Odysseus'un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus'un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.
Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler'in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb'e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.
Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası'nın yeri Marmara Denizidir.
Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu'nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: "MU" insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara'nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU'yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara'da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara'da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).
Şimdi hep beraber düşünelim.
- 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU'da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?
- Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU'nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?
II BÖLÜM
MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.
Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).
Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:
“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur" (Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)
“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”
“Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde nın elinde yer alan yedi yıldızdır. ‘Ejder’ deyimi, en dünyevi anlamıyla, Bilgelere atfen kullanılırdı. Poseidon bir Ejder’dir; İyi ve Mükemmel bir yılandır.” (Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)
Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler
“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)
“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)
Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur
Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.”
Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir.
MU & MARMARA
Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer "MU kıtası"dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).
Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.
Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.
Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:
- Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?
- İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa'nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman'ın tapınağı, Nuh'un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim'in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?
- Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?
- Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?
Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.
Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce "Serapis" sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:
Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, "Sfenks'in Gözleri" isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:
"Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye'ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto'ya göre, esrarengiz figür bir serapis'dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).
Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel "Olağanüstü bir yaratığı" betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto'ydu."
E.V.Daniken'in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.
Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis'lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi" denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda "Akaşik kayıtlar"ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken'in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.
Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).
İşte bu sebeplerden ötürü, "O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz," denmiştir. E.V. Daniken'in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak "açık" olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:
“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)
"Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.” (Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)
Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.
Homeros'un kahramanı Odysseus'un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus'un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.
Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler'in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb'e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.
Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası'nın yeri Marmara Denizidir.
Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu'nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: "MU" insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara'nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU'yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara'da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara'da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).
Şimdi hep beraber düşünelim.
- 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU'da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?
- Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU'nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?
II BÖLÜM
MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.
Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).
Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:
“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur" (Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)
“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”
“Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde
Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler
“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)
“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)
Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur
Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.”
Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir.
25 Ocak 2009 Pazar
Enerjiyi Anlamaya Çalışmaya Çalışmak
ENERJİ DENGELEME TEKNİKLERİ
Bugünün bilimi fiziksel – biyolojik sistemlerimizin kimyasal – elektriksel doğasını onayladı. Ancak, daha geniş bir idrak ile, biz karbon, kimyasallar ve elektriksel potansiyellerden daha fazla bir şeyleriz! Bizim doğamız ayrıca elektromanyetiktir. Elektromanyetizmi boyutlararası bir fenomen olarak biliyoruz.
BİZLER IŞIK VARLIKLARIZ!
Elektromanyetik varlıklar olarak, bizler hem görünür hem de görünmez ışığı içeren elektromanyetik spektrumun parçasıyız. “Kuantum fiziği” olarak adlandırılan bilim dalından, ışığın elektromanyetik alanın temeli olduğunu biliyoruz. Işık fotonu, bu alanın en küçük quanta’sıdır ve o aynı zamanda elektromanyetik alanın partikülleri arasındaki iletişimi sağlayan mesajcıdır. Bundan dolayı, bizim ışık varlıklar olduğumuz çok açıktır; karbon – kimyasal – elektriksel ve ışık varlıklar.
1800 lü yıllarda, hekimler şifa için elektrik enerjisini kullanarak deneyler yaptılar. Bu deneylerin sonuçları tatmin edici olmaktan uzaktı. Elektriği iletmek için kullanılan elektrotlar çoğu zaman deriyi yakıyordu. Elektrik yüklerinin yönlendirilmesi zor olduğu için, sağlıklı organlar etkileniyordu. Bu elektriksel işlemler uygun değildi, çünkü tekamül planında bu tip şifa için hazır değildik; bunun yerine varlığımızın kimyasal yönüne odaklanmaya devam etmeliydik.
Yol boyunca büyük ölçüde geliştik ve bedene birçok şekilde yardım etmek için ilaçlar geliştirdik. Şüphesiz, bugün kullanımımıza hazır sayısız tıbbi mucizeler var. Ancak, tekamül eden varlıklar olarak, varlığımızın elektriksel doğasına doğru daha çok hareket ediyoruz, yaklaşıyoruz ve bu gelişimi yansıtan şifa kaynakları arıyoruz: homeopati, şifalı otlar, doğal ilaçlar, canlı titreşimsel özler ve hücresel yapıyı ve DNA’yı etkileyen yeni destekleyiciler.
Spiritüel – elektriksel doğamıza ulaşmak ve onu ifade etmek için daha büyük bir yetenek geliştiriyoruz. Varlığımızın kimyasal ve elektriksel yönlerini bütünlerken, bedenlerimizi iyileştirmek için elektriksel/enerji yöntemlerini kullanmayı öğreniyoruz. Doktorlar nörolojik dengesizlikleri ve diğer koşulları tedavi etmek için elektrik ve elektromanyetizm ile çalışmaya başlıyorlar. Ama şifa işleminde kendi rolümüzü anlama, bulmacanın güçlü bir parçası olarak kalıyor.
Modern fizik maddenin, atomaltı seviyede, madde ve enerji arasında inip çıktığı bir realitede olduğunu bize öğretti. Özünde, bilim şimdi her şeyin, her yerin farklı titreşimlerdeki enerji olduğunu kabul ediyor. İnsan bedeni farklı değildir, o da enerjidir. Son yirmi otuz yıldır, bilim bedenin enerjisini ölçmeye dahil oldu. Enerji merkezleri (veya çakra sistemi) gibi, bilinçliliğin ezoterik metaforları olarak düşünülen şeylerin çoğu şimdi modern bilimsel araştırıcılar tarafından bulunuyor ve haritalanıyor. Bilim, şimdi fiziksel bedeni kuşatan ve ona nüfuz eden çoğunlukla görünmez olan enerji bedenlerini veya alanlarını keşfediyor.
Realitenin bir sonraki daha yüksek seviyesinde organize olmuş alan, daima realitenin “akan” katmanı içindeki ifadesi için hizmet gören gerekli modelleri taşır. Buna bir örnek, fiziksel maddeyi göz önüne almaktır. Fiziksel madde, fiziksel parçacıkların organize olmuş bir ifadesidir.
Bu organizasyona elektromanyetik alan vasıtası ile rehberlik edilir. Elektromanyetik alan olmadan, plan veya mavikopya olmazdı ve sonuç olarak 3 boyutlu realitenin inşası mümkün olmazdı. Elektromanyetik alan içinde modelleri değiştirmek, fiziksel realitenin değiştirilmiş bir ifadesini yaratır.
Işığın ve elektromanyetik alanların 5 nci boyutun yansımaları ve titreşimleri olduğunu söyleyebiliriz. Işık ve elektromanyetik alanlar daha yüksek boyutsal bilginin şifrelerini taşırlar.
Işık ve elektromanyetik alanın her ikisi de, fiziksel realitedeki maddenin organizasyonunu ve ifadesini etkiler.
Işık kodlanmış modellenmiş yaşam enerjisinin aracı taşıyıcısıdır!
Bizim enerjilerimiz uzay – zamanın dışından kaynaklanır! Madde ışığın değişmiş ifadesidir ve ışık, uzay – zamanın dışında var olur.
Işık varoluştaki her bir parçacık ile sürekli iletişimdedir. Işık elektromanyetik alanın habercisidir. Işık bizden akmaya devam eder. Işık hücrelerimizin özü içinde ve DNA’dadır. DNA, bu ışık akışı ile uyumlanır ve düzeltilir!
İnsan bedeni DNA içinden fotonlar – biyofotonlar yayar. Elektromanyetik alan ne kadar fazla yüklü ise, bu bilgi değişimi o kadar aktif olur! Bu, bize genişleyen farkındalığımızı sağlayan bizim gelişen/tekamül eden elektromanyetik alan yapılarımızdan türetilen/çıkan bilgidir.
DNA sadece mavikopyaların taşıyıcısı değildir, ayrıca DNA ışık ve elektrik iletiminde önemli bir rol oynar. Elektrik iletimi direnç olmadan bağdaşık bir işlem olarak işlerken, bu süperiletkenlik olarak adlandırılır. DNA ışık enerjisinin süperiletkenidir!
Işık DNA sarmalı içinde bir enerji kaynağı olarak depolanır. Hücreler özel frekanstaki ışık emisyonları vasıtası ile iletişim kurar. Işık bilgi taşıyıcısıdır.
Biz ışık tarafından enerjilendiriliriz. Bu akışa engel olunmamalı! Bu akışın engellenmesi insan varlıklar olarak deneyimlediğimiz çoklu hastalıklar/rahatsızlıklar ile sonuçlanır. Birçok faktörlerin akışı engellemeye katkısı olabilir. Akışı düzeltmek sistemimiz içindeki doğal, normal, sağlıklı işlemleri restore eder ve bunları olanaklı kılar. Akışın artırılması içsel potansiyellerimizin gelişmesi ile sonuçlanır! İçsel sistemlerimiz direnç olmadan süperiletkenlik esası üzerinde işler.
Bu büyük şok ile, bilim dünyası titreşimsel tıp araştırmalarına büyük ölçüde girdi. Üniversiteler sesle, renkle ve enerji ile şifayı araştırmaya başladı. Enerji araştırması manyetik alanlardan holistik şifacılara kadar her şeyi kapsıyor. Bu araştırma birçok şifacılarda, harmonikler prensibi nedeni ile enerjisel şifanın çalıştığı inancını üretti. Müzikte, bir piyanoda tek bir nota çalındığında, bu nota, onun altındaki ve üstündeki armonik oktavların notaları ile rezonansa girer. Başka deyişle, bir seviyedeki titreşimdeki bir değişim diğer seviyelerde de değişim yaratır.
Ezoterik bilim kişinin çeşitli enerji seviyelerini etkileyerek fiziksel seviyede değişim meydan geldiğini uzun zamandır kabul etmekte. Çoğu kişi bilimin bunu henüz yakaladığını hissediyor. Enerjisel seviyelerde çalışan EMF Dengeleme Tekniği®, Reiki, Reconnecting Healing™ vs gibi tedaviler, şifa verilen kişinin hem altındaki hem üstündeki seviyelerin çoğunda değişim yaratır. Bu, enerji türlerinin fiziksel bedenin ötesini iyileştirme yeteneğinin nedenidir.
Enerji Her Şeydir
Bedenimiz kendini iyileştirecek şekilde tasarlanmıştır. Bir bedenin sağlığını koruma ve hastalığı yenme yeteneği aslında doğanın en çok göze çarpan başarılarından biridir. Ama bizler, sistematik olarak bu doğal kapasiteye engel oluşturan bir dünyada yaşıyoruz ve eğer sağlığımızı gerçekten iyileştirmek istiyorsak bu konuya şuurlu bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor.
Bizler gezegenimizin elektromanyetik, yerçekimsel ve nükleer alanları içinde dünyaya geldik. Güneşin hayat veren ışınları altında büyüdük. Enerji sistemlerimiz, örneğin bedenimizin enerji yolları olan meridyenlerimiz ve bedenimizin enerji merkezleri olan çakralarımız elektromanyetik enerji ve ışık yayarlar. Ölçmeyi başarabildiğimizden daha süptil olan enerjiler hem içimizde hem de etrafımızda bulunmaktadır.
Enerji aslında her şeydir. Madde de donmuş enerjidir. Muhtemelen, Einstein’ın da inandığı gibi, sadece tek bir enerji, “birleşik bir alan” var, ama öyleyse bunun sayısız yüzleri de olmalı.
Kendi kaynaklarında bu enerjiler birleşiktir (bütün haldedir). Başlangıçtan beri var olan bu enerjinin bütününden, varlığımızın içindeki tüm sonraki elektromanyetik potansiyelleri türetiriz. Canlı madde bedenler olarak, biz tüm varoluşun geri plandaki dokusu ile – hiperuzayın boşluğu, ayrıca Kozmik Kafes olarak bilinir – açık enerjisel alış verişteyiz.
Bir çok kültürde, fiziksel bedeni destekleyen, şekillendiren ve hareket ettiren bir süptil enerji matrisi vardır; buna Çin’de “ki” veya “çi”, Hindistan’da veya Tibet’te “prana” Yahudi kabalistik geleneğinde “yesod”, Japonya’da “ki”, Sufilikte “Baraka” adı verilmektedir.
Yaşam gücü (Ki) bütün hayatı saran ve akan süptil bir enerjidir. Canlı varlıkları sağlıklı ve diri tutar. Eğer Ki yok edilir veya zayıflatılırsa, o varlık ölür. Ki’nin süptil enerji sistemindeki sağlıklı akışı olumsuz etkilenirse, hastalıklar ortaya çıkar. Bu enerji her yerde mevcuttur, yaşam tarzına ve desteklediği hayata göre çok geniş bir titreşimi vardır. Ki, maddesel ve ruhsal dünyada canlı veya cansız, var olan her şey için gerekli olan bir enerjidir. Ki’nin insanların aura ve çakralarında farklı titreşimleri vardır.
Kullanılan yöntem ne olursa olsun, bütün şifa yöntemleri negatif Ki’yi, kişinin bedeninden, oluşturmuş olduğu olumsuz düşünce ve duygularla birlikte uzaklaştırır.
CHİ (Kİ) REALİTEYİ DEĞİŞTİRİR
Örneğin, bir örnekte bir Qigong Üstadından birkaç kilometre uzaklıktaki bir lazer ışığını etkilemesi istendi. Onun etkisi ile, lazerin yoğunluğu yüzde on kadar dalgalandı.
Ellerden yayılan Ki ile diğer gösterilerde aşağıdakiler mümkün oldu:
· Sıvı kristallerin moleküler kompozisyonunu değiştirir
· Kristal bazlı saatin zamanını değiştirir
· Çeşitli sıvı solüsyonlarının kimyasal kompozisyonlarını değiştirir
· Kızıl ötesi/infrared bir hücredeki gazların kompozisyonunu değiştirir
· DNA & RNA nın yapısını ve karakteristiklerini değiştirir
· Suyun yapısını değiştirir
Qigong ‘ta bilimsel araştırma üzerine bir makalesinde, Dr. Yan Xin, Ki ile ilgili aşağıdaki sonuçlara ulaştı:
· Ki gözlenebilir ve ölçülebilir
· Ki hem madde hem de enerjinin özelliklerini gösterir
· Ki bilgi taşıyabilir
· Ki insan düşüncesi ve duyguları tarafından etkilenebilir
Ki tüm canlı ve canlı – olmayan şeylerle ilgili olarak tanımlanır – yani her şey Ki’ye sahiptir. Ayrıca, Ki bizim dört temel kuvvetimiz ile ilgilidir – elektromanyetik, yerçekimsel, güç, ve zayıf nükleer kuvvetler. Ancak, Ki ayrıca bu dört temel kuvvet tarafından açıklanamayan enerjiler ve fenomen ile birleşiktir. ENERJI ÇALIŞMASI RUHSAL BİR ÇALIŞMADIR
Hastalık ve şifa ruhun yolculuğunda ara istasyonlardır. Bununla beraber ruh, anlaşılması kolay bir kavram değildir ve geleneksel tıp, ruhla ilgili konuları kendi anlayışına sokmaya bile güçlükle yanaşmaktadır.
Ruh, varlığımızın en süptil enerjilerinin kaynağıdır. Yine de, bu süptil enerji, hücrelerimizden benlik anlayışımıza kadar hakkımızda her şeye form verir. Eğer ruh, genelde tanımlandığı gibi, her yana yayılmış, zeki yaratılış enerjisi ise, can da onun kişisel düzeydeki tezahürüdür. Ruh ve can, varoluşumuzun kavranılamaz, canlı sırlarıdır. Bununla beraber onları derin düşünme, şifa veya mistik deneyim yollarıyla doğrudan deneyimleyebiliriz.
Einstein, bilgelerin binlerce yıldır öğrettiklerini fizikle gösterdi: Maddi dünyamızdaki her şey – canlı ya da cansız – enerjiden meydana gelmiştir ve her şey enerji yayar... Ve sözlerini şöyle bitirdi : Evrenin sürekli gelişen, dinamik doğası ancak başka bir boyuttaki daha üstün bir rehber zekanın çalışması olarak anlaşılabilir.
Güneşten ve Dünyadan gelen enerjiler bedeninizdeki bütün hücrelere nüfuz eder ve bunlar enerji bedeninizi şekillendirirler. Bunun ardından enerji bedeniniz de başlı başına, kendi kendini düzenleyen bir evren, bedeniniz ve çevreniz üstünde etki yapabilecek bir güç haline gelir. Enerji bedeniniz, sürekli olarak etrafındaki enerjilerle karşılıklı etkileşim halindedir ve sizi ısıtmak için, serinletmek için, aktifleştirmek için, sakinleştirmek için, bir yenileme ve canlandırma döngüsü kurmak için enerjilerini hareket halinde tutar. Bu mükemmel simyada, enerjiler inşa olunur, depolanır, harcanır, dönüştürülür, uyumlandırılır ve dengelenir.
Enerji hekimliğinde de denge çok önemli bir kavramdır. Tüm sistemler enerjisel bir dengeye, içsel bir stabilite haline ve diğer enerjilerle uyum haline doğru hareket ederler. Aynı zamanda, harcanan her bir çaba ve çevreyle olan her etkileşim bu dengeyi bozacaktır. Bizler her zaman dengeye doğru hareket etmekle birlikte yaşarken ve büyürken onu sürekli bozarız.
Bedeninizin enerji sistemlerinden biri kronik olarak dengesini yitirdiğinde ya da birkaç sistem birbiriyle uyumlu çalışamaz hale geldiğinde bedeninizin işleyişi de bozulacaktır. Enerji bedeniniz her zaman, dengesini yenilemek için kendisine uygun olan enerjileri kendisine çekmektedir. Bedenimizin onu en iyi şekilde besleyen ve koruyan enerjisel dengelerini muhafaza etme konusunda belki de tüm geçmişinde ilk defa bu kadar zorlanmasının nedeni, son derece çeşitli psikolojik stresler yaşamamız, kirli hava solumamız, işlenmiş yiyecekler yememiz ve yapay elektromanyetik enerjiyle kuşatılmamız gibi modern hayatın bazı gerçekleri olabilmektedir.
SÜPTİL ENERJİLERİ ÖLÇMEK
Son yıllarda bilim adamları süptil enerji terimini, önceden tanımlanmamış olan ama çevrede ve bedende mevcut olup zeki olduğu da belli olan güçleri tanımlamak için kullanmaya başladılar. Dua edilen kişiye şifa ileten bir güç olan dua ve bir hastanın semptomlarını geçiren bir güç ileten bir şifacının elleri, aslında “süptil enerji” iletmekten başka bir şey yapmaz.
Elektromanyetik spektrumun dışında varolduğuna inanılan süptil enerjiler, yakın zamana kadar en duyarlı bilimsel araçları bile atlatan bir alanda iş görürler. Şimdiyse, en azından süptil enerjilerin daha yoğun elektromanyetik karşılığına hassas olan cihazlar mevcuttur. Örneğin ellere ve ayaklara bağlanan elektrotlar, her bir meridyenden ve onun beslediği iç organdan geçen enerji akışını ölçebilmektedir. İyon akışında veya çakralardan yayılan ışıklarda ölçülen değişiklikler, meditasyondan, akupunkturdan, ve enerji ile şifa tedavilerinden sonra meydana gelen enerjisel değişimlere tekabül ederler. Böyle cihazla hastalıkları bile önceden tahmin edebilirler. Örneğin, meridyen aktivitesindeki değişimler, saatler, günler ve bazen haftalar sonra meydana gelecek olan fiziksel değişimleri bile tahmin etmektedirler.
Bunların yanında düşünce de süptil enerji yayar. William Tiller ve meslektaşları Stanford Üniversitesi’nde elektron aktivitesini kaydeden bir gaz boşaltma jeneratörü ürettiler ve yalnızca zihinsel odaklanmayla insanların jeneratördeki elektron aktivitesini artırabildiğini gördüler. Princeton Üniversitesi Mühendislik Fak. kökenli olan bağımsız çalışmalar da düşüncelerin süptil enerjileri etkilediğini öne sürmektedir. Süptil enerjiler düşüncelerden ve niyetlerden etkilenir ve mekana bağlı değildirler.
Bilinçlilik elektromanyetik alanların saklı alanıyla etkileşir ve onu etkiler. Dr. Valerie Hunt insan enerji alanının uyarılara beyinden önce tepki verdiğini bulmuştur.
Bedeniniz son derece karmaşık, mükemmel bir biçimde eşgüdümlenmiş ve eşi benzeri olmayan çağıldayan bir enerji sistemleri kaynağıdır. Kendine özgü bir enerji taşıyan yalnızca insanlar değildir ; her hücre, her organ ve bedenin her sistemi de kendine özgü bir enerjiye sahiptir.
Hastalık, fiziksel semptomlar olarak tezahür etmeden önce enerjilerinizde ortaya çıkar.
Enerji bedeniniz fiziksel bedeninizin süptil bir suretidir ve maruz kaldığı çeşitli etkilere yanıt verme kapasitesi fiziksel bedeninizden daha yüksektir. Enerji beden fiziksel bedenin sağlığının bir kopyasını taşıdığı için enerji hekimliğinin odak noktasıdır. Enerji bedeninizi etkileyen tedaviler, tüm sisteminizde yankılanır.
Etrafımızdaki enerjiler içimizdeki enerjileri de etkiler.
İnsanların enerjilerinin başkalarına olan etkisi üzerinde bilimsel çalışmalar yapıldı. Bir insanın kalbinin ürettiği enerji, deriye bağlanan elektrotlar aracılığı ile bir elektrokardiyogram ile ölçüldüğünde görüldüğü gibi, bir başkasının kalp aktivitesi ve beyin dalgaları üzerinde etki sahibidir. İki insan fiziksel temas halindeyken etki en güçlü seviyesine varır ama insanlar birbirlerinden bir metre uzakta dururken etki yine görülebilir.
Etrafınızdaki enerjiler size yardımcı olabileceği gibi zarar da verebilir. Buna kanıt olarak hayvanların bulunduğu bir atmosferde şifanın daha kolay yapılması verilebilir. Diğer yandan yüksek yoğunluklu elektromanyetik alanlara fazla maruz kalmak Alzheimer hastalığında, depresyon, intihar, lösemi hastalıklarında ve kan, beyin, kolon, prostat, sinir sistemi, lenf sistemi, akciğer ve göğüs kanserlerinde artışa neden olmaktadır.
Enerjileriniz ritmik ve berrak olduğu zaman sağlığınızı desteklerler. Bir kişinin elektrokardiyogramındaki dalga modelleri ne kadar tutarlıysa sinir, hormon ve bağışıklık sisteminin fonksiyonları da o kadar verimlidir. Bir pilot çalışmada tutarlı bir elektrokardiyogram sinyali, büyüme hızı yavaşlatılmış olan kültür ortamındaki kanser hücreleriyle ve daha hızlı büyüme hızına sahip olan sağlıklı hücrelerle uyumlandırılmıştı. Şifa seansları sırasında şifacının ve hastanın beyin dalgaları da bir tutarlılık ve senkronizasyon durumuna girerek, tek bir enerji alanına dönüşür. Bu birlik halinin hastanın kanındaki hemoglobin seviyesini artırdığı, ağrının şiddetini azalttığı, endişe oranını düşürdüğü ve yaraları daha hızlı iyileştirdiği görülmüştür.
Öncelikle, insan enerji anatomisi kavramını anlamak önemlidir. Onun varlığı fiziğin elektromanyetik yasalarıyla anlaşılabilir. Fiziksel anatominin bir çok sistemden – kas, iskelet ve endokrin vs. – oluşması gibi, enerji anatomisinin de bir çok sistemden oluştuğunu şimdi biliyoruz. Bunlardan biri çakra sistemidir, eski spiritüel ve metafiziksel bilgilerden iyi tanınır. Zihinsel, eterik ve duygusal bedenler ayrıca insan enerji anatomisindeki sistemlerdir, çoğu modern spiritüel düşünürler tarafından dökümante edilmiştir.
KAYNAKLAR :
- Elegant Empowerment – Peggy Phoenix Dubro & David P. Lapierre ; Platinum Publishing House
- Enerjilerle Pratik Şifa – Donna Eden ; Kozmik Kitaplar
- Jeffry A. Martin – REİKİ Manuali
(ÇEVİRİ ; Saffet Güler)
Bugünün bilimi fiziksel – biyolojik sistemlerimizin kimyasal – elektriksel doğasını onayladı. Ancak, daha geniş bir idrak ile, biz karbon, kimyasallar ve elektriksel potansiyellerden daha fazla bir şeyleriz! Bizim doğamız ayrıca elektromanyetiktir. Elektromanyetizmi boyutlararası bir fenomen olarak biliyoruz.
BİZLER IŞIK VARLIKLARIZ!
Elektromanyetik varlıklar olarak, bizler hem görünür hem de görünmez ışığı içeren elektromanyetik spektrumun parçasıyız. “Kuantum fiziği” olarak adlandırılan bilim dalından, ışığın elektromanyetik alanın temeli olduğunu biliyoruz. Işık fotonu, bu alanın en küçük quanta’sıdır ve o aynı zamanda elektromanyetik alanın partikülleri arasındaki iletişimi sağlayan mesajcıdır. Bundan dolayı, bizim ışık varlıklar olduğumuz çok açıktır; karbon – kimyasal – elektriksel ve ışık varlıklar.
1800 lü yıllarda, hekimler şifa için elektrik enerjisini kullanarak deneyler yaptılar. Bu deneylerin sonuçları tatmin edici olmaktan uzaktı. Elektriği iletmek için kullanılan elektrotlar çoğu zaman deriyi yakıyordu. Elektrik yüklerinin yönlendirilmesi zor olduğu için, sağlıklı organlar etkileniyordu. Bu elektriksel işlemler uygun değildi, çünkü tekamül planında bu tip şifa için hazır değildik; bunun yerine varlığımızın kimyasal yönüne odaklanmaya devam etmeliydik.
Yol boyunca büyük ölçüde geliştik ve bedene birçok şekilde yardım etmek için ilaçlar geliştirdik. Şüphesiz, bugün kullanımımıza hazır sayısız tıbbi mucizeler var. Ancak, tekamül eden varlıklar olarak, varlığımızın elektriksel doğasına doğru daha çok hareket ediyoruz, yaklaşıyoruz ve bu gelişimi yansıtan şifa kaynakları arıyoruz: homeopati, şifalı otlar, doğal ilaçlar, canlı titreşimsel özler ve hücresel yapıyı ve DNA’yı etkileyen yeni destekleyiciler.
Spiritüel – elektriksel doğamıza ulaşmak ve onu ifade etmek için daha büyük bir yetenek geliştiriyoruz. Varlığımızın kimyasal ve elektriksel yönlerini bütünlerken, bedenlerimizi iyileştirmek için elektriksel/enerji yöntemlerini kullanmayı öğreniyoruz. Doktorlar nörolojik dengesizlikleri ve diğer koşulları tedavi etmek için elektrik ve elektromanyetizm ile çalışmaya başlıyorlar. Ama şifa işleminde kendi rolümüzü anlama, bulmacanın güçlü bir parçası olarak kalıyor.
Modern fizik maddenin, atomaltı seviyede, madde ve enerji arasında inip çıktığı bir realitede olduğunu bize öğretti. Özünde, bilim şimdi her şeyin, her yerin farklı titreşimlerdeki enerji olduğunu kabul ediyor. İnsan bedeni farklı değildir, o da enerjidir. Son yirmi otuz yıldır, bilim bedenin enerjisini ölçmeye dahil oldu. Enerji merkezleri (veya çakra sistemi) gibi, bilinçliliğin ezoterik metaforları olarak düşünülen şeylerin çoğu şimdi modern bilimsel araştırıcılar tarafından bulunuyor ve haritalanıyor. Bilim, şimdi fiziksel bedeni kuşatan ve ona nüfuz eden çoğunlukla görünmez olan enerji bedenlerini veya alanlarını keşfediyor.
Realitenin bir sonraki daha yüksek seviyesinde organize olmuş alan, daima realitenin “akan” katmanı içindeki ifadesi için hizmet gören gerekli modelleri taşır. Buna bir örnek, fiziksel maddeyi göz önüne almaktır. Fiziksel madde, fiziksel parçacıkların organize olmuş bir ifadesidir.
Bu organizasyona elektromanyetik alan vasıtası ile rehberlik edilir. Elektromanyetik alan olmadan, plan veya mavikopya olmazdı ve sonuç olarak 3 boyutlu realitenin inşası mümkün olmazdı. Elektromanyetik alan içinde modelleri değiştirmek, fiziksel realitenin değiştirilmiş bir ifadesini yaratır.
Işığın ve elektromanyetik alanların 5 nci boyutun yansımaları ve titreşimleri olduğunu söyleyebiliriz. Işık ve elektromanyetik alanlar daha yüksek boyutsal bilginin şifrelerini taşırlar.
Işık ve elektromanyetik alanın her ikisi de, fiziksel realitedeki maddenin organizasyonunu ve ifadesini etkiler.
Işık kodlanmış modellenmiş yaşam enerjisinin aracı taşıyıcısıdır!
Bizim enerjilerimiz uzay – zamanın dışından kaynaklanır! Madde ışığın değişmiş ifadesidir ve ışık, uzay – zamanın dışında var olur.
Işık varoluştaki her bir parçacık ile sürekli iletişimdedir. Işık elektromanyetik alanın habercisidir. Işık bizden akmaya devam eder. Işık hücrelerimizin özü içinde ve DNA’dadır. DNA, bu ışık akışı ile uyumlanır ve düzeltilir!
İnsan bedeni DNA içinden fotonlar – biyofotonlar yayar. Elektromanyetik alan ne kadar fazla yüklü ise, bu bilgi değişimi o kadar aktif olur! Bu, bize genişleyen farkındalığımızı sağlayan bizim gelişen/tekamül eden elektromanyetik alan yapılarımızdan türetilen/çıkan bilgidir.
DNA sadece mavikopyaların taşıyıcısı değildir, ayrıca DNA ışık ve elektrik iletiminde önemli bir rol oynar. Elektrik iletimi direnç olmadan bağdaşık bir işlem olarak işlerken, bu süperiletkenlik olarak adlandırılır. DNA ışık enerjisinin süperiletkenidir!
Işık DNA sarmalı içinde bir enerji kaynağı olarak depolanır. Hücreler özel frekanstaki ışık emisyonları vasıtası ile iletişim kurar. Işık bilgi taşıyıcısıdır.
Biz ışık tarafından enerjilendiriliriz. Bu akışa engel olunmamalı! Bu akışın engellenmesi insan varlıklar olarak deneyimlediğimiz çoklu hastalıklar/rahatsızlıklar ile sonuçlanır. Birçok faktörlerin akışı engellemeye katkısı olabilir. Akışı düzeltmek sistemimiz içindeki doğal, normal, sağlıklı işlemleri restore eder ve bunları olanaklı kılar. Akışın artırılması içsel potansiyellerimizin gelişmesi ile sonuçlanır! İçsel sistemlerimiz direnç olmadan süperiletkenlik esası üzerinde işler.
Bu büyük şok ile, bilim dünyası titreşimsel tıp araştırmalarına büyük ölçüde girdi. Üniversiteler sesle, renkle ve enerji ile şifayı araştırmaya başladı. Enerji araştırması manyetik alanlardan holistik şifacılara kadar her şeyi kapsıyor. Bu araştırma birçok şifacılarda, harmonikler prensibi nedeni ile enerjisel şifanın çalıştığı inancını üretti. Müzikte, bir piyanoda tek bir nota çalındığında, bu nota, onun altındaki ve üstündeki armonik oktavların notaları ile rezonansa girer. Başka deyişle, bir seviyedeki titreşimdeki bir değişim diğer seviyelerde de değişim yaratır.
Ezoterik bilim kişinin çeşitli enerji seviyelerini etkileyerek fiziksel seviyede değişim meydan geldiğini uzun zamandır kabul etmekte. Çoğu kişi bilimin bunu henüz yakaladığını hissediyor. Enerjisel seviyelerde çalışan EMF Dengeleme Tekniği®, Reiki, Reconnecting Healing™ vs gibi tedaviler, şifa verilen kişinin hem altındaki hem üstündeki seviyelerin çoğunda değişim yaratır. Bu, enerji türlerinin fiziksel bedenin ötesini iyileştirme yeteneğinin nedenidir.
Enerji Her Şeydir
Bedenimiz kendini iyileştirecek şekilde tasarlanmıştır. Bir bedenin sağlığını koruma ve hastalığı yenme yeteneği aslında doğanın en çok göze çarpan başarılarından biridir. Ama bizler, sistematik olarak bu doğal kapasiteye engel oluşturan bir dünyada yaşıyoruz ve eğer sağlığımızı gerçekten iyileştirmek istiyorsak bu konuya şuurlu bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor.
Bizler gezegenimizin elektromanyetik, yerçekimsel ve nükleer alanları içinde dünyaya geldik. Güneşin hayat veren ışınları altında büyüdük. Enerji sistemlerimiz, örneğin bedenimizin enerji yolları olan meridyenlerimiz ve bedenimizin enerji merkezleri olan çakralarımız elektromanyetik enerji ve ışık yayarlar. Ölçmeyi başarabildiğimizden daha süptil olan enerjiler hem içimizde hem de etrafımızda bulunmaktadır.
Enerji aslında her şeydir. Madde de donmuş enerjidir. Muhtemelen, Einstein’ın da inandığı gibi, sadece tek bir enerji, “birleşik bir alan” var, ama öyleyse bunun sayısız yüzleri de olmalı.
Kendi kaynaklarında bu enerjiler birleşiktir (bütün haldedir). Başlangıçtan beri var olan bu enerjinin bütününden, varlığımızın içindeki tüm sonraki elektromanyetik potansiyelleri türetiriz. Canlı madde bedenler olarak, biz tüm varoluşun geri plandaki dokusu ile – hiperuzayın boşluğu, ayrıca Kozmik Kafes olarak bilinir – açık enerjisel alış verişteyiz.
Bir çok kültürde, fiziksel bedeni destekleyen, şekillendiren ve hareket ettiren bir süptil enerji matrisi vardır; buna Çin’de “ki” veya “çi”, Hindistan’da veya Tibet’te “prana” Yahudi kabalistik geleneğinde “yesod”, Japonya’da “ki”, Sufilikte “Baraka” adı verilmektedir.
Yaşam gücü (Ki) bütün hayatı saran ve akan süptil bir enerjidir. Canlı varlıkları sağlıklı ve diri tutar. Eğer Ki yok edilir veya zayıflatılırsa, o varlık ölür. Ki’nin süptil enerji sistemindeki sağlıklı akışı olumsuz etkilenirse, hastalıklar ortaya çıkar. Bu enerji her yerde mevcuttur, yaşam tarzına ve desteklediği hayata göre çok geniş bir titreşimi vardır. Ki, maddesel ve ruhsal dünyada canlı veya cansız, var olan her şey için gerekli olan bir enerjidir. Ki’nin insanların aura ve çakralarında farklı titreşimleri vardır.
Kullanılan yöntem ne olursa olsun, bütün şifa yöntemleri negatif Ki’yi, kişinin bedeninden, oluşturmuş olduğu olumsuz düşünce ve duygularla birlikte uzaklaştırır.
CHİ (Kİ) REALİTEYİ DEĞİŞTİRİR
Örneğin, bir örnekte bir Qigong Üstadından birkaç kilometre uzaklıktaki bir lazer ışığını etkilemesi istendi. Onun etkisi ile, lazerin yoğunluğu yüzde on kadar dalgalandı.
Ellerden yayılan Ki ile diğer gösterilerde aşağıdakiler mümkün oldu:
· Sıvı kristallerin moleküler kompozisyonunu değiştirir
· Kristal bazlı saatin zamanını değiştirir
· Çeşitli sıvı solüsyonlarının kimyasal kompozisyonlarını değiştirir
· Kızıl ötesi/infrared bir hücredeki gazların kompozisyonunu değiştirir
· DNA & RNA nın yapısını ve karakteristiklerini değiştirir
· Suyun yapısını değiştirir
Qigong ‘ta bilimsel araştırma üzerine bir makalesinde, Dr. Yan Xin, Ki ile ilgili aşağıdaki sonuçlara ulaştı:
· Ki gözlenebilir ve ölçülebilir
· Ki hem madde hem de enerjinin özelliklerini gösterir
· Ki bilgi taşıyabilir
· Ki insan düşüncesi ve duyguları tarafından etkilenebilir
Ki tüm canlı ve canlı – olmayan şeylerle ilgili olarak tanımlanır – yani her şey Ki’ye sahiptir. Ayrıca, Ki bizim dört temel kuvvetimiz ile ilgilidir – elektromanyetik, yerçekimsel, güç, ve zayıf nükleer kuvvetler. Ancak, Ki ayrıca bu dört temel kuvvet tarafından açıklanamayan enerjiler ve fenomen ile birleşiktir. ENERJI ÇALIŞMASI RUHSAL BİR ÇALIŞMADIR
Hastalık ve şifa ruhun yolculuğunda ara istasyonlardır. Bununla beraber ruh, anlaşılması kolay bir kavram değildir ve geleneksel tıp, ruhla ilgili konuları kendi anlayışına sokmaya bile güçlükle yanaşmaktadır.
Ruh, varlığımızın en süptil enerjilerinin kaynağıdır. Yine de, bu süptil enerji, hücrelerimizden benlik anlayışımıza kadar hakkımızda her şeye form verir. Eğer ruh, genelde tanımlandığı gibi, her yana yayılmış, zeki yaratılış enerjisi ise, can da onun kişisel düzeydeki tezahürüdür. Ruh ve can, varoluşumuzun kavranılamaz, canlı sırlarıdır. Bununla beraber onları derin düşünme, şifa veya mistik deneyim yollarıyla doğrudan deneyimleyebiliriz.
Einstein, bilgelerin binlerce yıldır öğrettiklerini fizikle gösterdi: Maddi dünyamızdaki her şey – canlı ya da cansız – enerjiden meydana gelmiştir ve her şey enerji yayar... Ve sözlerini şöyle bitirdi : Evrenin sürekli gelişen, dinamik doğası ancak başka bir boyuttaki daha üstün bir rehber zekanın çalışması olarak anlaşılabilir.
Güneşten ve Dünyadan gelen enerjiler bedeninizdeki bütün hücrelere nüfuz eder ve bunlar enerji bedeninizi şekillendirirler. Bunun ardından enerji bedeniniz de başlı başına, kendi kendini düzenleyen bir evren, bedeniniz ve çevreniz üstünde etki yapabilecek bir güç haline gelir. Enerji bedeniniz, sürekli olarak etrafındaki enerjilerle karşılıklı etkileşim halindedir ve sizi ısıtmak için, serinletmek için, aktifleştirmek için, sakinleştirmek için, bir yenileme ve canlandırma döngüsü kurmak için enerjilerini hareket halinde tutar. Bu mükemmel simyada, enerjiler inşa olunur, depolanır, harcanır, dönüştürülür, uyumlandırılır ve dengelenir.
Enerji hekimliğinde de denge çok önemli bir kavramdır. Tüm sistemler enerjisel bir dengeye, içsel bir stabilite haline ve diğer enerjilerle uyum haline doğru hareket ederler. Aynı zamanda, harcanan her bir çaba ve çevreyle olan her etkileşim bu dengeyi bozacaktır. Bizler her zaman dengeye doğru hareket etmekle birlikte yaşarken ve büyürken onu sürekli bozarız.
Bedeninizin enerji sistemlerinden biri kronik olarak dengesini yitirdiğinde ya da birkaç sistem birbiriyle uyumlu çalışamaz hale geldiğinde bedeninizin işleyişi de bozulacaktır. Enerji bedeniniz her zaman, dengesini yenilemek için kendisine uygun olan enerjileri kendisine çekmektedir. Bedenimizin onu en iyi şekilde besleyen ve koruyan enerjisel dengelerini muhafaza etme konusunda belki de tüm geçmişinde ilk defa bu kadar zorlanmasının nedeni, son derece çeşitli psikolojik stresler yaşamamız, kirli hava solumamız, işlenmiş yiyecekler yememiz ve yapay elektromanyetik enerjiyle kuşatılmamız gibi modern hayatın bazı gerçekleri olabilmektedir.
SÜPTİL ENERJİLERİ ÖLÇMEK
Son yıllarda bilim adamları süptil enerji terimini, önceden tanımlanmamış olan ama çevrede ve bedende mevcut olup zeki olduğu da belli olan güçleri tanımlamak için kullanmaya başladılar. Dua edilen kişiye şifa ileten bir güç olan dua ve bir hastanın semptomlarını geçiren bir güç ileten bir şifacının elleri, aslında “süptil enerji” iletmekten başka bir şey yapmaz.
Elektromanyetik spektrumun dışında varolduğuna inanılan süptil enerjiler, yakın zamana kadar en duyarlı bilimsel araçları bile atlatan bir alanda iş görürler. Şimdiyse, en azından süptil enerjilerin daha yoğun elektromanyetik karşılığına hassas olan cihazlar mevcuttur. Örneğin ellere ve ayaklara bağlanan elektrotlar, her bir meridyenden ve onun beslediği iç organdan geçen enerji akışını ölçebilmektedir. İyon akışında veya çakralardan yayılan ışıklarda ölçülen değişiklikler, meditasyondan, akupunkturdan, ve enerji ile şifa tedavilerinden sonra meydana gelen enerjisel değişimlere tekabül ederler. Böyle cihazla hastalıkları bile önceden tahmin edebilirler. Örneğin, meridyen aktivitesindeki değişimler, saatler, günler ve bazen haftalar sonra meydana gelecek olan fiziksel değişimleri bile tahmin etmektedirler.
Bunların yanında düşünce de süptil enerji yayar. William Tiller ve meslektaşları Stanford Üniversitesi’nde elektron aktivitesini kaydeden bir gaz boşaltma jeneratörü ürettiler ve yalnızca zihinsel odaklanmayla insanların jeneratördeki elektron aktivitesini artırabildiğini gördüler. Princeton Üniversitesi Mühendislik Fak. kökenli olan bağımsız çalışmalar da düşüncelerin süptil enerjileri etkilediğini öne sürmektedir. Süptil enerjiler düşüncelerden ve niyetlerden etkilenir ve mekana bağlı değildirler.
Bilinçlilik elektromanyetik alanların saklı alanıyla etkileşir ve onu etkiler. Dr. Valerie Hunt insan enerji alanının uyarılara beyinden önce tepki verdiğini bulmuştur.
Bedeniniz son derece karmaşık, mükemmel bir biçimde eşgüdümlenmiş ve eşi benzeri olmayan çağıldayan bir enerji sistemleri kaynağıdır. Kendine özgü bir enerji taşıyan yalnızca insanlar değildir ; her hücre, her organ ve bedenin her sistemi de kendine özgü bir enerjiye sahiptir.
Hastalık, fiziksel semptomlar olarak tezahür etmeden önce enerjilerinizde ortaya çıkar.
Enerji bedeniniz fiziksel bedeninizin süptil bir suretidir ve maruz kaldığı çeşitli etkilere yanıt verme kapasitesi fiziksel bedeninizden daha yüksektir. Enerji beden fiziksel bedenin sağlığının bir kopyasını taşıdığı için enerji hekimliğinin odak noktasıdır. Enerji bedeninizi etkileyen tedaviler, tüm sisteminizde yankılanır.
Etrafımızdaki enerjiler içimizdeki enerjileri de etkiler.
İnsanların enerjilerinin başkalarına olan etkisi üzerinde bilimsel çalışmalar yapıldı. Bir insanın kalbinin ürettiği enerji, deriye bağlanan elektrotlar aracılığı ile bir elektrokardiyogram ile ölçüldüğünde görüldüğü gibi, bir başkasının kalp aktivitesi ve beyin dalgaları üzerinde etki sahibidir. İki insan fiziksel temas halindeyken etki en güçlü seviyesine varır ama insanlar birbirlerinden bir metre uzakta dururken etki yine görülebilir.
Etrafınızdaki enerjiler size yardımcı olabileceği gibi zarar da verebilir. Buna kanıt olarak hayvanların bulunduğu bir atmosferde şifanın daha kolay yapılması verilebilir. Diğer yandan yüksek yoğunluklu elektromanyetik alanlara fazla maruz kalmak Alzheimer hastalığında, depresyon, intihar, lösemi hastalıklarında ve kan, beyin, kolon, prostat, sinir sistemi, lenf sistemi, akciğer ve göğüs kanserlerinde artışa neden olmaktadır.
Enerjileriniz ritmik ve berrak olduğu zaman sağlığınızı desteklerler. Bir kişinin elektrokardiyogramındaki dalga modelleri ne kadar tutarlıysa sinir, hormon ve bağışıklık sisteminin fonksiyonları da o kadar verimlidir. Bir pilot çalışmada tutarlı bir elektrokardiyogram sinyali, büyüme hızı yavaşlatılmış olan kültür ortamındaki kanser hücreleriyle ve daha hızlı büyüme hızına sahip olan sağlıklı hücrelerle uyumlandırılmıştı. Şifa seansları sırasında şifacının ve hastanın beyin dalgaları da bir tutarlılık ve senkronizasyon durumuna girerek, tek bir enerji alanına dönüşür. Bu birlik halinin hastanın kanındaki hemoglobin seviyesini artırdığı, ağrının şiddetini azalttığı, endişe oranını düşürdüğü ve yaraları daha hızlı iyileştirdiği görülmüştür.
Öncelikle, insan enerji anatomisi kavramını anlamak önemlidir. Onun varlığı fiziğin elektromanyetik yasalarıyla anlaşılabilir. Fiziksel anatominin bir çok sistemden – kas, iskelet ve endokrin vs. – oluşması gibi, enerji anatomisinin de bir çok sistemden oluştuğunu şimdi biliyoruz. Bunlardan biri çakra sistemidir, eski spiritüel ve metafiziksel bilgilerden iyi tanınır. Zihinsel, eterik ve duygusal bedenler ayrıca insan enerji anatomisindeki sistemlerdir, çoğu modern spiritüel düşünürler tarafından dökümante edilmiştir.
KAYNAKLAR :
- Elegant Empowerment – Peggy Phoenix Dubro & David P. Lapierre ; Platinum Publishing House
- Enerjilerle Pratik Şifa – Donna Eden ; Kozmik Kitaplar
- Jeffry A. Martin – REİKİ Manuali
(ÇEVİRİ ; Saffet Güler)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)